İnanç Nereye koşuyor!..
“ Va bud Rabbeke hatta ye'tiyekel yakiyn.”
“Sana yakîn gelene (benliğinin yokluğunu fark edene kadar -ölüm hakikatin fark edilmesi hâlidir- Vâhid-ül Kahhar'ın yaşanmasına)kadar, Rabbine ibadet et (yakîn sonrasında ise bunun doğal sonucu Rabbinin kulluğu devam eder zaten)!” (Hicr- 99/ Allâh İlminden Yansımalarla KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ/AHMED HULUSİ)
( İbadet (Kulluk) et Rabbine, yakîn gelene kadar.)
Hükmü, yaşamın sonlu olacağı, insanın Ahiret mertebesine yükseleceği düşüncesiyle, İslâm âlimlerince kulluğun, yani ibadetin bu ana kadar devam etmesi gerektiğini öngörüyor.
Ancak, orijinali itibarîyle, “yakıyn” sözcüğü “kendini tanıma”, “Hakikâtini bilme” anlamına geldiğinden, asıl mana klasik görüşün ortaya koyduğu şekilde değil.
Yani Ayet-i kerime’den çıkan anlam, “kişinin kıyametinin kopuşu” ile ilgili. Durum böyle olunca, bu idrake ulaşan bir bireyde ibadet anlayışına dayalı kulluk hükmü düşer.
Akla şöyle bir soru gelebilir:
Bundan sonra ibadet olmaz mı?
Hemen yanıt verelim:
İbadet, tanrıya olan bir eylem, yakarış, niyaz ve dilemedir. Ancak din, tanrıyı reddeder. Çünkü Tanrı yoktur. Tapınma olmadığına göre bu tür çalışmalar ancak bir sistem için yapılmaktadır. Var/yok arasındaki çelişki, Kelime-i Tevhid’in tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. İlâh olarak kastedilen, Allah’tır.
Kesin olarak şunu söyleyebilirim: “La ilâhe illâllah” cümlesinin içeriğinde, tanrının olmadığı, sadece Allah’ın var olduğu ve Mutlak Varlık’ın “İlâh” kavramıyla anılamayacağı gerekçesi bulunmaktadır.
Her zaman dile getiriyoruz. Ötelerde mevcut, zaman zaman işlerimize karışan, bazen kızan, öfkelendiğinde hışmına uğradığımız bir “öteki” yoktur. Bu düzeye ulaşan için artık tanrıdan dileme ve kendini acz içinde hissetme devri sona ermiş, birey kendisi ile baş başa kalmıştır.
Esasen, Tasavvuf Felsefesi ile Klâsik İslâm düşüncesi arasındaki yol ayrımı burada başlar.
Tasavvuf ise Kur’an ile aynı düşünceleri paylaşır. Mutlak Varlık’ın insanların özünde olduğunu belirler.
“ Ve fiy enfusikum,efela tubsırun.” (Nefslerinizde (Benliğinizin hakikati)! Hâlâ (fark etmiyor)görmüyor musunuz? (Zariyat- 21/ Allâh İlminden Yansımalarla KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ/AHMED HULUSİ)Ayeti ile bu noktaya değinilir.
Düşüncenin bel kemiğini oluşturan bu düzeye ulaşamayan, belirsizlikler ve tehlikeler içinde yaşayan bir insan, kendi dışında güvenecek bir tanrısı bulunduğunu kabul edip, başı her sıkıştığında yöneldiği tanrısının peşinde koşma ihtiyacını hissedecek ve bu hayal, onu özünden kopuk, tamamen bağımlı bir hale getirecektir.
Yapılacak yegâne şey, varlığın özü ile var oluş düzeni anlamına gelen Sistem arasında paralellikler kurmaya çalışmaktır. Aksi halde, insanlar garip bir biçimde, sadece ibadet adı altında kendilerini tatmin etmiş olurlar.
Önemli olan bir nokta var o da şudur; Sistemden kopukmuşçasına hareket etmek mümkün olamaz. Zira sistemde değişmeyen kanunlar mevcuttur. Bunlar bireyin biyolojik ve ruhsal yapısı ile ilintilidir. Böyle olunca insan, sistemin etkinliklerine karşı, gerek dünya yaşamında gerekse Ahiret boyutunda korunma prensiplerini uygulamaya koyar.
Önemli olan, bireyin bu hassas noktayı idrak edebilmesi, anlamasıdır. Ancak ‘anlamak’ dediğimiz şey de o kadar kolay veya basit bir iş değildir. Bizler söz konusu bu çizgileri tekrar tekrar düşünmeli ve tanımlayabilmeliyiz. Dikkât edilmesi gereken ayrıntı burada yatmaktadır.
Konuya pek eğilim ihtiyacı görmeyen inancın, bilinçsizce yaptığı şey ise, tanrısının gönlünü almaya dayanmaktadır. Yapılanların getirisi yok denemez. Ama bu idrak düzeyi onları şirkten alıkoyamaz. Hâlbuki en büyük günah şirktir. İlginç olan husus, bireyin yaptığı eylemlerle bir yandan pozitif edinim kazanması, ama yanlış rota çizmesi nedeniyle şirkten de kurtulamamasıdır.
Tekrar belirtelim, kulluk kapsamındaki tüm çalışmalar; bu değişmeyen, acımasız kanunlarla ilgilidir. Afakî bir görüşle “Allah bizi korur” derken, sistemin geçerliliğini yok sayamayız. Bu mümkün değildir.
Evet, bu düzen içindeki çalışmalardan biri, on bir ayın sultanı olarak kabul edilen Ramazan ayında bizlere farz olan oruç oluyor.
Oruç tutma eylemi, bütün zorlukları, nefsi yok etmeye yöneliktir. Burada Nefs ile kastedilen, her türlü huy, tabiat, alışkanlıklar, istek ve arzular bütünlüğüdür. Orijinal hali ile “Nefs” Mutlak Varlık’tır. Bireysel anlamdaki Nefs; oruç, zikir, namaz gibi uygulamalarla sınırlanır, törpülenir ya da yok edilir.
Kur’an’ın,Hz. Muhammed (a.s) vasıtasıyla bizlere bildirdiği bu koşullara uymak, inancın mutlak bilinç ile yapması gereken iş birliği arasında yer alıyor.
Ahmed F. Yüksel
Yayın Tarihi: 2011-08-14 00:12:59