Kelime Oyunları

 

Hatırlıyorum, “Akıl Oyunları” isimli filmde, John Nash (Russell Crowe), ekrana bakıp, sayılar ya da harfler arasındaki ilişkiyi kurarak, yönlendiği konularla ilgili şifreyi çözüyordu.

    Biz de benzeri bir bakış açısıyla, kelimeler arasında şifreleri çözüp somut bilgilere ulaşabilmeye, gerçekleştirmeye çaba gösterelim istedim.

    Durup düşünelim bir an!

    Örneğin, “sabır” ismini ele alalım. Gelişigüzel değil, bilinçli şekilde kullanmak gerekir bu kavramı, yaşadığımız olaylar içinde. “Sabretmek, bir işin aksamasını veya katlanmak zorunda kaldığınız bir eziyeti, “sükûnetle ve inatla”karşılamak ve gitmesini beklemek” manasına gelir.

    Bu da iyi bir performans ister. Yoksa varlığı bir bütün olarak algılayamazsınız. Sabırsız bir insan dışsallıkta, kendine uzak kalır. Bedenine, istek ve arzularına tutsak olur. Bu durum, insanı kendi içinde böler parçalar.

    Söz konusu süreç içinde bunalıp, "Ya Rabbi bana sabır ver" diyenler var. Bilinçsizce yapılan bu tür yaklaşımlar,belaya davetiye çıkarmak tan başka bir şey getirmez. Haliyle, bunun acısı çıkar. Asıl anlamlı olan, yerine ve zamanına göre davranmasını bilmektir. “Sabrın sonu selamettir” sözü işte tam bu noktada yerine oturur.

    “Allah, aceleci değildir” sözünü kısa yoldan, “Allah duyguları ile hareket etmez, çünkü evrensel bir varlıktır” şeklinde düşünmek gerekir.

     İnsan, en basit şeylerde bile duygularının, değer yargılarının esiri olabilir. Terkibi dolayısıyla, zamanına uygun davranmaya müsait bir yapısı olmadığı içindir ki, acelecidir. Unutulmamalı ki bir anda istenilen sonuca ulaşılamaz. Haliyle kendi kendini kilitler ve sonunda şeytanın oyuncağı durumuna düşer.

    Bu açıklamanın yanı sıra Allah’ın “seriül hisap” olduğunu da aklımızdan çıkarmayalım. Bu kavram, “anında hesap görücüdür” anlamına gelir. Ancak, söz konusu bu durumu kalkıp, ‘acelecilik’le karıştırmak hata olur.

    Bu şartları ifade eden bir söz, Hz. İsa’dan bizlere ulaşır. Kendisini tehlikeli durumlardan kurtarmak isteyen Petros’a hitaben; “Sen Allah gibi düşünmüyorsun, bir insan gibi düşünüyorsun” der.

    Buradan çıkan sonuç, aceleci olarak fikir beyan etmenin, evrenselliğe asla uygun bir davranış olmadığını gösteriyor. Henüz açığa çıkmamış, gerçekleşmemiş rahatsızlıklar da buna dahildir.

“Hamd” kelimesi daha önceden de belirttiğimiz gibi, daha ziyade sağlık için dillendirilen (esas itibariyle şükür sözcüğünün farklı kullanılış şekli) bir kelime olarak temayüz eder.

    Örneğin, bedenin bir rahatsızlığı ile ilgili durum için bu kelime kullanıldığında hastalık önlenmiş olur. Henüz açığa çıkmamış, rahatsızlıkları dahi bu duruma katabiliriz.

    Bahsettiğimiz konu bu kadarla sınırlı değil tabi. Meselâ berbat biten bir iş durumu dolayısıyla yine “hamd” kelimesinin kullanılması yerinde olur.

    Ancak, bu sözcük Allah için kullanıldığında,“değerlendirmek” anlamına gelir. Örneğin Fatiha suresinin başlarındaki ”Elhamdülillahi rabbül âlemin” ifadesi, muhakkak ki “Âlemlerin rabbi olan Allah, kendi kendini değerlendirir” demektir.

    Bu bakımdan, burada geçen “hamd”, kula nispetle çok farklı bir durum arz eder.

    ‘Şükür’e gelince: Bunun, nimeti arttırıcı, birey/toplum üzerinde iletişimi rahatlığı sağlayıcı bir sözcük olarak tezahür ettiği bilinir.

    Şükür, topluma canlılık, ruhaniyet ve bir performans sağlar. Asık suratlı, bedbin tavırlı, bitik yüzlü kişiler, şükürsüz kimselerdir. Bu türleri daima stresli-öfkeli bir hayat beklemektedir. Şükrün bitmesi, rızkın (manevi olanın)kesildiğinin bir işaretidir.

    Şükretmeyen insan öfke seline kapılır. Bu paralellikte, toplumda da -istisnaları dışında- katılık ve gerginlik artar.

    Öfkeli toplumlar derhal belli olur. Kimse onlarla yaklaşım yapmak istemez. Paylaşımları azalır, sonuçta iş cehalete kadar varır.

    Bahsedeceğimiz kıssa, Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın bir yolculuğunda geçer. Hz. Hızır, olayların batınına göre hüküm verirken, Hz. Musa ise zahirinde kalmaktadır. Zira Nübüvvet kemalatı bunu gerektirir.

    Hadiseleri anlamak için, zahir ile bâtını birlikte görmek şarttır. Ancak bu kıssa zahirde olup, iki Rasul arasında mevcut olan farkı ortaya koymak için gerçekleşmektedir.

    Dolayısı ile Cenab-ı Allah (c.c) batında yaptırdığı bu yolculukla Hz. Musa'ya bir bakıma seyr u sülûkünü veya miracını tamamlatmaktadır şeklinde düşünenler hata eder. Zira Hz. Musa da batini konularla ilgili Hızır a.s’ a yakın plânda (en azından böylesi durumlara alakalı olarak) bir bilgi ve yaşam sahibi idi.  

    Bu ilişki sırasında Hz. Hızır, bindikleri gemiyi, sağlam gemileri gasp eden kraldan kurtarmak için deler; büyüdüğünde şerli olacak, anne-babasını da yoldan çıkaracak diye bir çocuğu öldürür; yıkılmakta olan bir duvarı doğrultur ve karşılığında ücret almaz.

    Yapılan bu üç iş de zahir hükümlerine terstir; bu bakımdan Hz. Musa itiraz etmektedir.

    Tekrar ederek belirtelim ki, Hz. Hızır, yaptıklarını zahir, yani maddî âlemde yapmıştır; bu nedenle, Hz. Musa itirazlarında elbette haklıdır. Çünkü o; “ilim maluma tabidir” bakış açısıyla olaylara yaklaşmak zorundadır. Buna karşın batını olayları da aynen Hızır as. gibi kabullenmektedir.

    Hz. Musa’yı açmaza götüren neden; Hz Hızır’ın“İlmi ledün” sahibi olması nedeniyle, zahir-batın fark etmeksizin,“dilediğini yapma” hükmüne sahip olduğunu fark edememesidir. Hz. Musa, bu noktada engellenmiş, haliyle olay kendisinde batında kalmış, zahire yansımamıştır.

    Kimilerine göre Hz. Hızır, yaptıklarını batın, mana veya sırf Kader âleminde yapmıştır; onları maddi âlemde icra eden ise başkaları olabilir.

    Bu noktaya bir açıklama getirmek zorundayız. Batını mana denilen boyut Allah’ın ilmidir, esma şuurudur. O da gösteriyor ki, Allah’ın ilminde olup biten her şey “Kaza” adını almaktadır.

    Ve Allah’ın ilminde olup biten her şey, kader adı ile ve takdir hükmüyle kime aitse, o kimsenin başına gelecektir, o birim de olayı yaşamak zorunda kalacaktır.

    O nedenle Kehf suresinde geçen kıssalar, zahir âlemde bir başkası tarafından, bir başka sebeple icra edilir düşüncesiyle, tedbir amaçlı olarak meydana getirilmemiştir.

    Burada haliyle Kader hükmünü önleyebilecek, bir irade-i cüzün varlığını da nazarı itibara almak ham hayalden öteye geçemez.

    Dolayısıyla kimse Kader'i sorumlu tutamaz ve onu önleme gücüne sahip olamaz.

    Çünkü kader - teklik anlayışı, yani “Allah’ın vahdaniyetini” seyri ile algılanabilir hale gelir.

    Allah, zaman ve mekândan münezzehtir. Dolayısı ile kâinat Allah’ tır sözü gerçekçi değildir. Bu bağlamda bir paradigma olarak Allah, cehennemi, o boyuta uygun manalarla bezediği mahallerle seyreder denilmektedir.

    Hemen hatırlatalım; Tefekkür ve seyir aynı şey değildir. Seyirde tefekkür yoktur.

    Sonsuz ve sınırsız âlemde kim baş olmayı düşünüyorsa, çözümsüzlüğün içinde yol alıyordur.

    Siz, siz olun, baş olmayı aklınızın ucundan dahi geçirmeyin, bilmediğiniz konularda ahkâm kesmeyin derim…

Yayın Tarihi: 2011-06-06 06:29:51