Paris efendim...

 



Geçen hafta sürpriz bir gelişme üzerine Paris’e gittim. Ve sizlerle aşk şehri Paris’i,  Fransız öpücüğünün bana sunduğu etkisinden, Eyfel kulesine, isminin beni her zaman sadece söylediğinde bile etkilediği Şanzelize’den, okul çağlarımdan bugüne kadar aslında hayalim olan ama bu hayalimin farkına kapısından girdiğim de vardığım Disneyland’a kadar benim için Paris’i anlatmak istiyorum. Canım arkadaşım Songül’ün Paris dipnotlarını ordayken yapmadan dönersen senin öldürürüm dediği yapılması gerekenlerden başlayarak...

 

Bir insan Paris’ e gitmeden Paris’i nasıl bu kadar iyi bilebilir diye sormanız gerekir. Çünkü o Paris’e gitmedi ama ben onun verdiği listesinin hepsini aynen onun söylediği gibi uygulayarak gerçekten de kendisinin söylediği gibi gerçek bir Paris seyahati yaptım. Ve her yerde Songül’ün silueti ile karşılaştım... Ve bir daha Songül olmadan gitmeme kararı aldım. Buradan bunları yaptı orda neler yapacağız bilmiyorum...

Songül’ün listesi

- İlk olarak Eyfel kulesini asla gündüz görmeyeceksin!

 

- Louvre müzesini görmeden asla gelmeyeceksin!

Hoş hepsini görmen için bu kadar kalman yetmez.

 

- Seine Nehri kıyısında ki cafelerde mutlaka kahve içeceksin.

Onlar cafe kültürünün dünyaya yayıldığı yerlerin başındadır.

 

- Ve bir gece Lido’ da revü seyredeceksin. 

Hayatında o kadar sahneyi bir arada bir daha göremeyeceksin!

 

- E! Disneyland unutulamaz tabii.

 

Evet dediği gibi, iyi ki Eyfel kulesini ilk defa gece gördüm...

Uzun yıllar sonra bu kadar heyecanlandım. Deli gibi koşturup işte Eyfel kulesi dedim. O büyüklüğüne ve demir yığını olmasına rağmen o kadar zarif ve şık duruyordu ki sanki bütün Paris ondan soruluyormuş gibi!

Louvre gitmek için tren’e binip, Louvre istasyonuna indiğimde anladım ki; buranın sadece onda birini bir günde görebilirim. İstasyondaki eserlere ve fotoğraflara bakmam bile zaten üç saatimi almış.

Ve Disneyland… Kapısından girdiğimde çocukluk hayallerimin içine girdim.

İyi ki gece dışarı çıkıp sabah üşengeçliğimden gitmemezlik yapmamışım. 

Lido’ da revü izleyemedim. Seine Nehri kıyısında cafeye gidemedim. Onları da bir sonraki gidişimize sakladım...

Gece hayatının süper olduğunu yalnız biraz daha ucuz olsa iyi olabileceğini söylemeden edemeyeceğim. Sanırım gece kulüplerindeki dekorasyonlar ve tasarımlar için en iyisi olsun diye çok uğraşılmış. Diğer yer ve mekânların şıklığı bir çırpıda anlatılamaz...

Evet, her şey iyi hoşta bu şehirde Aşk nerde?

Her gittiği yerde bir iz bırakmış gemiciler kadar şanslıyım...

Paris bana da o ana kadar yaşadığım tüm hayal kırıklıklarını unutturan bir Aşk verdi, son gece.

Zaten benim kaderim bu, en son gece âşık olup sonra geride bıraktıklarıma hıçkırarak valizlerimi toplamak...

Bundan sonrasını yazamayacağım...

Aşk işte, en şahanesinden... En film gibisinden, en çok anlatılmak istenenden...

‘O’ na da buradan çok teşekkürler bana Paris’te upuzun, eğlenceli, dinlenceli, huzurlu bir son gece yaşattığından ve hala hatırımı sorma nezaketi gösterdiğinden...

 

 

 Emre Yasin Hoş / Hurriyetport.com

                                     

 

 

Yayın Tarihi: 2011-03-20 16:05:28