Arap Dünyası Karıştı!..

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının, Türkiye Cumhuriyetinin de Misak-ı Milli sınırlarına çekilmesinden sonra batılı devletler masa başında yeni Arap devletlerini şekillendirmişlerdi. Dolayısıyla, Arap kabilelerinden krallıklar, emirlikler ardından da İsrail devlete kurulmuştu. Peş peşe kurulan Arap devletleri Ortadoğu’da huzuru bir türlü sağlayamamış ve Ortadoğu dünyanın sancılı bir bölgesi olmaktan öteye gidememişti.

Ortadoğu üzerinde, başta ABD olmak üzere Avrupa’nın çıkarları vardı. Başta petrol olmak üzere yeraltı kaynakları, Süveyş kanalının kontrolü ve ekonomik çıkarlar önde geliyordu.  Bu coğrafyada kurulan devletler batının güdümü altında olmalarına rağmen aralarındaki çekişmeler, savaşlar, ihtilaller, suikastlar, kargaşalar hiç eksik olmadı. Ortadoğu ülkelerindeki huzursuzlukların başlıca nedeni, yönetenlerin aşırı zenginleşmesine karşı halkın yoksulluğu idi. Arap devletlerinin bazılarının isimleri cumhuriyet olmasına rağmen gerçek cumhuriyetle hiçbir ilgisi olmadığı açıkça görülüyordu.

Arap ülkelerinde bir kıvılcım çakacağı, bir patlamanın olacağı bekleniyordu ama bunun yeri ve zamanı belli değildi. Her şey ufak bir kıvılcıma bağlıydı. Yoksul halkın başındaki yönetenler çoğu kez halkı çileden çıkaran davranışlarda bulunuyorlardı. Ortadoğu devletlerini yönetenler aşırı zenginleşmelerinin halk üzerindeki tepkileri nedense hiç düşünmediler. Onları kendilerine biat etmiş, zavallı topluluklar olarak gördüler…

Tunus’ta patlak veren ayaklanmanın nedenlerinden birisi de ABD Tunus Büyükelçisinin 2009’da ülkesine gönderdiği, kısa süre önce WikiLeaks’ta açıklanan yolsuzluklar olmuştur. Tunus’ta halkın yoksul olmasının yanı sıra Zeynel Abidin’in eşinin ve ailesinin aşırı zenginleşmesi, ülke ekonomisinin büyük çoğunluğunu ele geçirmesi halkı adeta çıldırtmıştı… Kısacası Tunus’ta ayaklanma önceden geliyorum demişti…

ABD Başkanı Barak Obama’nın ayaklanmadan sonra Zeynel Abidin’in devrilmesine destek vermesi oldukça şaşırtıcı olmuştu. Tunus halkına uygulanan şiddet kınanmış ve hükümetin en yakın sürede serbest ve adil seçime gitmesi çağrısında bulunulmuştur.

Tunus’taki dikta yönetimine, Zeynel Abidin Bin Ali’ye karşı başlayan ayaklanma Mısır’da şiddetlendi, adeta iç savaşa dönüştü, ardından Cezayir, Fas, Kuveyt, Sudan ve Yemen başta olmak üzere diğer Arap ülkelerine sıçradı. Ortadoğu’nun hiçbir ülkesinin bu çalkantıdan kendilerini kurtaramayacağı açıkça görülüyor.  Bu ülkelerde halk gösteriler yapıyor, yöneticilere karşı tavır alıyor…

Şimdi bütün dünya burada olup bitenleri izliyor…

Mısır’ı otuz yıldır yöneten Hüsnü Mübarek’e karşı başlatılan ayaklanma bir anda Kahire ve İskenderiye’den sonra ülkenin tümüne yayıldı. Geçtiğimiz Cuma namazından sonra meydanlara çıkan Mısırlılar Hüsnü Mübarek’in posterleri yakıp ülkeyi terk etmesini isterken, şehirde yağma ve saldırılar başladı.. Tahrir Meydanı (Özgürlük Meydanı) ve çevresinde Mübarek’e karşı olan halk toplandı ve burasını terk etmedi. Polis ortadan çekildi, askerin ayaklananlardan yana tavır sergilemesinin yanı sıra göstericilere karşı güç kullanmayacağını açıkladı. Tahrir Meydanını ele geçiren muhaliflere karşı Hüsnü Mübarek yanlıları arasında tam bir savaş yaşanıyor. Mübarek’in kontrolündeki polisler sivil giysiler içerisinde atlarla, develerle kalabalığı dağıtmak istedilerse de başarılı olamadılar.

Siyasi çevreler Hüsnü Mübarek’in ne yapacağını merak ediyorlardı. İsrail başta olmak üzere bazı çevreler Mısır’da Hüsnü Mübarek devrinin kapandığını ileri sürüyorlardı. Mübarek’in istifası yönünde gösteriler sürerken, dış dünyaya ve halkına yönelik televizyonda bir konuşma yaptı. Anayasal değişiklikler için çaba göstereceğini, bir dönem daha cumhurbaşkanı adayı olmaya niyeti olmadığını belirti. Ardından da “Burası benim ülkem, burası yaşadığım yer, savaştım ve toprağını, bağımsızlığını, çıkarlarını savundum ve toprağımda öleceğim” dedi. Bu konuşmasında istifaya niyeti olmadığı, zaman kazanmak istediği açıkça belli oluyordu. Ne var ki, konuşması göstericiler üzerende etkili olmadı, gösteriler bu kez Mübarek yanlıları ve karşıtları arasında adet bir iç çatışmaya yöneldi. Mübarek’in oğlu ve yakınları ise yaptıkları dünyalıklarını (!) alarak ülkeden kaçtılar…

Ayaklanmanın başlangıcında Mübarek’ten yana tavır koyan ABD bu kez ondan görevi bırakmasını istedi. Uzun yıllar ABD çıkarlarına hizmet eden Tunus ve Mısır yöneticilerini ortada bıraktılar. Türkiye ise gelişmeleri bekleyerek bir süre sessizliğini korudu. Sonunda Başbakan, ABD Başkanı Obama ile telefonda görüştüğünü söyleyerek, AKP Meclis Grubu toplantısında ilk kez Mısırdaki olaylara değindi;

“Tarihte baskıyla, sindirmeyle, korkutmayla ayakta kalmayı başaran hiçbir yönetim yoktur. Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek’e çok samimi tavsiye, çok içten bir uyarıda bulunmak istiyorum. Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Müslüman olarak hepimizin gideceğimiz yer, iki metreküp çukurdur. Bizler halk için varız, halkımız için bu görevleri yapıyoruz”.

Tunus’un ardından Mısır’da meydana gelen olayları kaygı ile izleyen, demokrasiden nasibini alamamış diğer Arap ülkeleri de bu ateşin kendilerine sıçramasını, olası ayaklanmaları önlemek için bir takım önlemler aldılar.  Bu önlemlerin ne kadar yayarlı olabileceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Ürdün Kralı II. Abdullah, Maruf Bakit’i başbakan olarak atarken yolsuzlukların önüne geçeceğini, halkına daha fazla özgürlük vereceğini vaat etti. Mısır’da gelişen olaylar sırasında ilk uyanan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad oldu. Suriye’yi kırk yıldır yöneten Esad ailesinden Beşar Esad, ülkesinde artık reform zamanının geldiğini açıkladı. Suriye’de bu yıl başlangıç olarak belediye seçimleri düzenleneceğini, sivil toplum örgütlerine güç kazandıracak adımlar atılacağını ve yeni bir basın kanunun çıkaracağını açıkladı.

İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi de Mısır halkının özgürlük ve adalet taleplerini desteklediklerini söyledikten sonra diğer Arap ülkelerindeki halk hareketleriyle ilgili olarak bu gelişmeler, değişimin gerekliliğini ve halk iradesine dayanmayan sistemlerin artık sonunun geldiğini gösteriyor dedi.

Mısır ve Tunus’ta başlayan olayların, baskı ve sindirmenin, yoksulluğun kol gezdiği ülkelerde bazılarının aşırı zenginleşmesine karşı ortak tepki olduğu düşünülmelidir. Kısacası, bazıları saltanatla, bazıları cumhuriyet adıyla, bazısı şeriatla yönetilen Ortadoğu ülkelerinde yoksulluk ve zulüm üzerine kurulan saltanatların peş peşe yıkılacağı anlamına geliyor.

Merak edilen Zeynel Abidin ve Hüsnü Mübarek’ten sonrası ne olacak?

Yoksul ve eğitimsizliğin büyük boyutlarda olduğu ülkelerde demokrasi ne kadar işleyebilir? Başka bir deyişle demokrasi bu ülkelerde tutar mı?

Liderlerin gitmesinden sonra boşluğu kimler veya hangi güçler doldurulacak?

Radikal İslam bu ülkelerde yönetime geçebilir mi? Geçerlerse Ortadoğu için felaket olacağı, batının menfaatlerini zedeleyeceği de açıktır.  Müslüman Kardeşler Örgütünün ise pusuda beklediği, sessizliğini koruduğu da gözlemleniyor…

Sanırım asıl mesele da burada düğümleniyor. Kuşkusuz, ABD ve batının gözü kulağı veya uyarıları onların yerine gelecekler üzerinde yoğunlaşmıştır.

Arap ülkeleri arasında sıkışmış olan İsrail’i rahat ettirecek bir yönetim gelebilir mi? İşte asıl mesele de burada…

Arap dünyasının liderliğine soyunma eğilimleri gösteren Türkiye bu durumda ne yapar? Arap ülkelerine yakın olduğunu her fırsatta ve olayda dile getiren hükümetin basiretli bir politika izlemesi gerekir. Bir yanda ABD ve AB üyeleri diğer yanda din kardeşleri!...

Gerçekten Türkiye için çok zor bir durum…

Tunus, Mısır ve diğer Arap ülkelerinde temel hakların, özgürlüklerin kullanılmasından, reform yapılmasından yana sözler söyleyen, diğer ülkelerin yönetimleri acaba bu hakları kendi vatandaşlarına ne ölçüde verebiliyor?  Protestolara şiddet uygulayanların kimseye demokrasi dersi vermeye hakkı olmadığı da ortadadır.

Bu da konunun başka bir yanı…

Sözün kısası Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri sözcüğün tam anlamıyla Arap saçına benzedi!...  Ancak ortada bir gerçek var ki; o da diktatörlerin sonunun tarih boyunca  hiç de iyi olmadığıdır.

erdemyucel2002@hotmail.com

Yayın Tarihi: 2011-03-20 15:32:07