Basında Entellik!...
Uğur Mumcu’nun arabasına konulan bomba ile katledilmesinden bu yana 18 yıl geçmiş… İnsan gündelik uğraşları, üzüntüleri, sıkıntıları, sevinçleri arasında zamanın ne denli hızla aktığının farkına varamıyor.
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi gazetecilerinden biri olan Uğur Mumcu’yu yeni kuşaklar, ne kadar tanır; bilemem… Basınımızda ender rastlanan, dürüst bir gazeteciydi. Yazdıkları gerçek kaynaklara dayanan, hepsi birer belge niteliğinde araştırmalardı. Bu günleri göremedi, görebilme olanağı kendisine sağlanmış olsaydı; kim bilir neler yazar veya yazmaktan sıkılır, üzülür, belki de basınımız bu hale mi düşecekti derdi…
Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünde Emin Çölaşan’ın “Uğur Mumcu’nun Liboşları” başlıklı yazısı beni geçmiş yıllara götürdü ve enikonu düşündürdü… Milli Mücadele yıllarında Yunus Nadi’nin cesaretle yayınlamaya başladığı “Hâkimiyeti Milliye Gazetesi” Cumhuriyetin ilanından sonra ismini “Cumhuriyet” yapmıştı. O günden bu yana da düzeyli muhalefetiyle, Atatürk ilkelerine, devrimlerine bağlığı savunmuştur. Gazete içerisindeki ara sıra ortaya çıkan çalkantılara rağmen hiç değişmeden yoluna devam etmiştir. Diğer gazetelere göre satışı az olmasına rağmen belirli, aydın bir okuyucusu vardır. Bu hiç değişmemiştir. Cumhuriyet Gazetesinde yazmanın ayrı özelliği vardır ve bir nevi basın okulu olarak nitelendirilmiştir. Bu gazetede belirli aralıklarla yedi yıl kadar yazmış olmaktan da her zaman onur duymuşumdur…
Emin Çölaşan, Cumhuriyet Gazetesiyle ilgili ilginç bir saptama yaparak; “Geçmişte çok iyi muhalefet yapan, bünyesinde Uğur Mumcu ve benzeri gazetecileri barındıran Cumhuriyet, sonraları ne yazık ki bir liboş üretim merkezine dönüştü” diyor. Bu satırları biraz yadırgadım ve nasıl liboş üretim merkezi olur diye düşünmekten de kendimi alamadım… Oysa Çölaşan bu iddiasını güçlendirecek isimler vererek bunların 180 derece utanmadan dönüş yaptıklarını yazıyordu. Hepimizin tanıdığı, yazılarını okuduğu, televizyon ekranlarında zaman zaman gördüğünüz bu isimleri yinelemek istemiyorum… Gerçekten eski yazıları, eski görüşleri ile bugün yazdıklar, söyledikleri taban tabana zıt olan akademisyenler ile gazetecileri bir anda yön değiştirten nedenler ne olabilirdi?
Gerçekten çok garip bunların çoğu, eskilerin deyişiyle Cumhuriyet Gazetesi ekolünden, oradaki üstatların rahle-i tedrisinden geçmişlerdi.
Yoksa yazarlardaki bu değişim basının acı gerçekleri mi?
Daha çok para kazanma hırsı mı, ün mü, mevki mi, yöneticiler tarafından pohpohlanmak mı bilemem…
Bu kişilerin geçmişte sol düşünceden, laik anlayıştan, cumhuriyet ilkelerine savunmaktan yola çıktıklarını, basını iyi gözlemleyenler bilirler… Bugünkü yazılarında bazıları etnik gruplara yakın yazıyor, bazıları iktidara övgüler yağdırıyor, bazıları da medya patronlarının emir kulu olmuşlar... Kısacası geçmişteki yazılarının tam tersi düşünceleri savunuyorlar… Demek ki, hiç kimse onlara eski yazılarını gösterip bunlar ne diye sormuyor. Belki de Süleyman Demirel’in “Dün dündür bugün bugündür” sözünü içlerine sindirmişler…
Çölaşan’ın yazısını düşünürken, basındaki kendi yaşantım da gözlerimin önüne geldi…1960’lı yılların sonlarına doğru içerisine girdiğim basında neredeyse yaşamımın yarım yüzyılı geçmiş… Nasıl geçmiş, hangi yazım ustalarını tanımışım, kimlerden ders almışım ve bugünlere nasıl gelmişim… Beni basının içerisine iten Reşat Ekrem Koçu ile Cemal Kutay’ı her zaman olduğu gibi yine rahmetle anarım…
Yazma olanağı bulamadığım, üniversitede, yedek subaylıkta geçen günlerimi düşünüyorum; düşüncelerini benimsediğimiz, yazdıklarını kaçırmadan okuduğumuz köşe yazarları vardı. Bunlardan birisinin yazıları bizleri sol düşünceye yaklaştırmıştı. Karl Marks’tan, Mao’dan alıntılarla kafamızı enikonu karıştırmıştı. Aradan yıllar geçti bizim o yıllarda hayran olduğumuz, ağzından bal damlayan duayenimiz (!) de yön değiştirdi, ne solu ne de Kapital, ne Komünist Manifestosu kaldı!..
Basında döneklik; demek ki, yeni bir şey değilmiş, eskiden beri süre gelirmiş…
Öğrencilik ve basındaki ilk yıllarımda aydın olmanın yolunun soldan geçtiğini sanırdık! O günlerin entel geçinen yazarları sürekli bizlere enjekte etmişlerdi… Kazın ayağı öyle değilmiş, işin gerçeği soldan yola çıkıp karşına avantalar çıkınca da önceki yazılarını unutacak, onları hiç kimsenin anımsamayacağını sanıp yoluna devam edeceksin. Bu işin sırrı buymuş, Çölaşan da bunu bazılarının yüzüne vuruvermiş; iyi mi kötü mü yapmış o kadarını bilemem…
Ne demişler; o kadar kusur kadı kızında da olur!...
Erdem YÜCEL
erdemyucel2002@hotmail.com