Din Kışkırtmaları Üzerine!..

 

Toplumların başına gelebilecek en tehlikeli oyunların başında kışkırtma gelir. Sözlükler kışkırtma eylemini, tahrik diye belirttikten sonra herhangi bir kişiye, bir gruba, kuruluşa veya devlete karşı girişilen, önceden tasarlanmış girişimler olarak niteler. Türkçemize yabancı dillerden provokatör sözcüğü ile giren kışkırtma eylemini, bireyleri başkaldırmaya, şiddete veya huzursuzluk yaratmaya iten bir davranış olarak tanımlamak da yanlış değildir. Kışkırtmanın değişik şekilleri vardır; kışkırtıcı davranışlar, kışkırtıcı, tahrik edici bakışlar, cinselliği körüklemek de bunun başında gelir. Kışkırtılan insan ise çoğunlukla akıl ve bilimden uzak, düşünmeyen, körü körüne birilerine itaat veya biat eden kişilerdir. Kışkırtmayı, kaba tabirle tahrik etmek, gaza, dolduruşa getirmek diye düşünenler de vardır.

 

Bazılarının insan beynini programlanmış hedeflere yönlendirme fiilini, yıllar öncesi Mahir Kaynak dilimize “derin devlet” sözcüğü ile kazandırmıştı. Bu sözcük ile devlet içinde devlet olanların kışkırtıcı faaliyetler düzenlediğini ileri sürmüştür. Bazı yazılı ve görsel basının da kışkırtıcı yayınlar yaptığı çoğu kez hep görülmüştür. Yakın zamanlara kadar türban, kılık kıyafet, laiklik, din elden gidiyor gibi hayali kavramların kışkırtıcı boyutlarda yapıldığına şahit olmuştuk. Din üzerine yapılan kışkırtıcı davranışların veya sözlerin, dinini yeterice bilmeyen, kulaktan dolma hurafelere, doğru olmayan hadislere inananlar üzerindeki etkilerinin çok daha vahim sonuçlar verdiği de görülmüştür. Bu memlekette, dergâhlarda “efendibaba” dedikleri insanlara kul köle olup, onların her dediğine inanan başka bir şey düşünemeyen zavallılar da yaşıyor. Biz yeşiliz diyerek bir partiye düşünmeden, okumadan oy verenler de yaşıyor. Beyinlerinin yıkandığından, kullanıldıklarından habersiz, yalnızca “biz yeşiliz abi (!)” diyorlar…

 

Ramazan’ın yarısına eriştiğimiz şu günlerde hiç gereksiz bazı iddiaların ortaya atılması da kışkırtıcılığın bir başka boyutudur. Günümüzde müminler yatsı namazının ardından cemaatle teravih namazını kılarlar. Yıllar yılı da bu şekilde sürüp gitmiştir. Ne var ki, kısa bir süre önce İslamiyet’in, ibadetin nasıl olması gerektiğini yazdığı kitaplar, makaleler ve televizyon konuşmalarıyla anlatmaya çalışan, ancak tekke kültüründen (!) gelen insanların tepkisiyle karşılaşan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün teravih namazı konusunda ilginç açıklaması gündemi sarstı; “İslam’da teravih diye bir namaz yoktur. Peygamberimizin bizzat yasakladığı bir şeydir, Peygamberimizden sonra bu namazı koydular. Evinde sevap için namaz kılmanın önü açıktır, istediğin kadar kıl fakat teravihi asla camiye sokamazsın, Peygamberimiz yasaklamıştır. Yirmi rekât namaz ne demek, günün bütün namazları yirmi rekâtı bulmuyor

 

Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün yaptığı din kışkırtması değildir; insanları yanlış bilgilerden arındırmaya çalışıyor diye düşünülmelidir. Ne yazık ki, çoğu Müslüman gerçek dini, İslam’ın şartlarını yeterince bilmeden ibadet etmeye çalıyorlar. Oysa gerçek İslam’ın ne olduğunu bilebilmek için Peygamber döneminin tarihi coğrafyası ile Arap tarihini bilmek gerekir. Ayrıca Orta Asya Türk kavimlerinin de İslamiyet’i nasıl ve hangi şartlarda, Şaman dinini bırakarak kabul ettiklerini, gerçek hadislerle, yanlış hadisleri birbirinden ayırabilmeyi bilmek zorundadır.

 

Gerçek din adamlarımızdan, eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş de; “Teravih namazını peygamberimiz Teravih adı altında kılmadı. Her zaman evinde namaz kılan Hz. Muhammed Ramazan’ın ilk üç günü gelip camide namaz kıldırmadı ve kendi kendine kıldı. Diğer Müslümanlar da zamanla cemaatle değil ayrı ayrı namaz kılmaya başladılar. Ancak Peygamberimiz Teravih namazını yasaklamamıştır” demektedir.

 

Bazılarına göre de Peygamber Ramazan’da bir iki kez, sekiz rekât fazladan namaz kılmıştır. Kendisine soranlara nafile namazının farz olmasından endişelendiğini ifade etmiş. Hz. Ömer’in halifeliğinde bu namazın ihya edilmesini, yirmi rekât üzerinden kılınması ve cemaatin de okunacak sureleri ezberlemesi uygun görülmüştür. Teravih namazının var olduğunu söyleyenler, Peygamberin camide kılınmasını tasvip etmediğini ileri sürenler de vardır.

 

Bir başka profesörün ve aynı zamanda dini ağırlıklı bir gazete köşe yazarının Müslümanlar gibi yaşamayanlar için özel bölgeler yapılmasını istemesi din adına kışkırtıcılık değil de nedir?

 

Bakın, Prof. Dr. Hayrettin Karaman ne inciler ortaya atmış; “İslam’a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse İslam toplumunda onların aykırı fiilleri için özel mekânlar ihdas edilmek gibi tedbirlere başvurulur. Şimdi bir, bir sokakta, bir mahallede eşcinselinden sarhoşuna kadar, nikâhsız birlikte yaşayanından (zina edenlerden) kumarcısına, Müslümanları sevmeyenlerden düşmanına, sokakta sevişenden çıplağına… Kadar birçok insanla yan yana yaşıyoruz. Peki dindar Müslümanların bu insanlara karşı iç ve dış tavırlara ne olacaktır?”

 

Kışkırtma bir yana, kendi gibi olmayan insanları sevmeyen, tolerans veya hoşgörünün ne olduğunu bilmeyen, daracık bir görüşle etrafa bakan yoz bir kafa!..

 

Her şey bir yana benim merak ettiğim; öğretim üyeliği veya yazarlık böylesine mi dumura uğradı veya ucuzladı?

 

İslamiyet’te; bir Müslüman’ın yaşantısı ne olursa olsun, bir başka Müslüman’ın yaşantısına veya inancına dil uzatması günah değil mi?

 

Acaba bu öğretim üyesi, Nazi Almanya’sında olduğu gibi insanları birbirlerinden duvarlarla ayıran gettolar inşa edip, kendisi gibi yaşamayanları oraya tıkmak mı istiyor?

 

Şimdi gel de; reenkarnasyona inanma!.. Bu öğretim üyesi ve köşe yazarı önceden dünyaya acaba Nazi olarak mı gelmişti?

 

Yeri gelmişken empati yapalım; hoca efendinin suçladığı, aynı havayı solumak istemedikleri onunla aynı ortamda yaşamak isterler mi?

 

Kara çarşaflar içerisinde örtü üstüne örtülü, imam nikâhlı kadınlar, sakallı, takkeli, latalı, poturluların çirkin bakışları altında onlarla yaşamak da çok zor olmalı… Yarattıkları görüntü kirliliği ise başka bir konu… Ne var ki, onlar kendi görüşlerine göre yurt dışında veya buralarda kendi mahallelerini kurmuşlar bile… Apartmanlarda daire kapıları önünde irili ufaklı yığınla ayakkabı gördüğünüzde, pencerelerden sürekli halıların silkelendiği ortamlarda bu ayrılığı hemen fark edersiniz. Bir de son zamanlarda bizim semt pazarında lüks cipler içerisinde kara çarşaflı, yüzü kapalı ama ayağında şıpıdık, parmak arası terlikli kadınlar ortaya çıktı… Örtülü kadınlara pazarlara gitmesi için verilen bu kadar çok lüks araba hangi refahın sembolü?

 

Merakımdan soruyorum; bu değirmenin suyu nereden geliyor?

 

Ne demeli çağ atlıyoruz çağ…

 

 

Erdem Yücel

erdem@hport.com.tr

Yayın Tarihi: 2012-02-22 12:19:40