Futbolun Ordinaryüsü Lefteris
Kısa süre önce bizim kuşakların çok iyi bildiği, yeni kuşakların ise yalnızca ismini duyduğu Fenerbahçe ve Milli Takımımızın ünlü oyuncusu Lefter Küçükandonyadis’i yitirdik Yeri gelmişken belirtmekte yarar var; bizim Lefter olarak bildiğimiz futbolcunun asıl ismi Lefteris’tir.
Rum kökenli olmasına rağmen, çoğumuzdan çok daha Türk olan Lefter’in cenazesi hiçbir futbolcuya nasip olmayacak şekilde törenle uğurlandı. Maçlardan önce anısına saygı duruşları yapıldı, tribünlerde bir zamanların ünlü sloganı “Ver Lefter’e yazsın deftere” sözlerini içeren pankartlar açıldı.Fenerbahçe’nin bir zamanlar değişmez forması olan çubuklu sarı lacivert formalı resimleri tribünlere asıldı, tabutunun üzerine konuldu.
Fenerbahçe yönetim kuruluna gösterdiği vefadan ötürü ne kadar teşekkür edilse azdır.
Lefter’e Ordinaryüs unvanını Fenerbahçe’nin bir zamanlar ünlü taraftarı Manolis yakıştırmış ve bu unvanı hak ettiğinden ötürü de tutulmuş, günümüze kadar gelmiştir…
Ordinaryüslük akademisyenlere verilen en üst düzey unvandır. Günümüzde akademisyenlerimiz öylesine çoğaldı ki, bu konuda birbirlerine girmesinler (!) diye olacak, 1960 yılında ordinaryüslük unvanı kaldırıldı. Ancak bu unvanı daha önce kazanmış olanların hakları saklı tutuldu. Ordinaryüs unvanı eskiden en az beş yıl profesörlük yapmış, bilimsel çalışmalarıyla kendisini uluslararası alanda kanıtlamış, öğretim üyeleri arasından seçilerek bir kürsünün yönetimiyle görevlendirilenlere verilirdi.
Günümüzde bazı unvanlar öylesine birilerine veriliyor ki, şaşmamak elde değil!.. Örneğin siyasi partilerimizde lidere yakın kimseler için kurmaylar deniyor. Bu yakıştırma oldum olası bana ters gelmiştir. Kurmaylık askeri bir unvandır ve kurmay olabilmek, hiç de kolay değildir; belirli eğitim ve beceri ister. Siyasetin kurmayları (!) öyle mi?Ne var ki, Lefter’e, Manolis’in yakıştırdığı ordinaryüslük unvanı anasının ak sütü gibi helaldir.
Lefter’i tanımış olmakla ve futbol sahalarında kendisini defalarca seyrettiğimden kendimi her zaman şanslı, mutlu hissetmişimdir. Olağanüstü bir futbolcuydu, rakip oyunculara kök söktürürdü. Kısacası “Ver Lefter’e yazsın deftere” sözü boşuna söylenmemiştir.
Ölümünün ardından futbol yaşantısı epeyce yazıldığından bu konuya girmek istemiyorum. Büyükada’da 1925 yılında dünyaya gelen Lefter, bir zamanlar İstanbul’un ünlü takımlarından Taksim’de futbol oynadıktan sonra, II. Dünya Savaşı’nın zor koşullardaki günlerinde askerlik görevini Diyarbakır’da yaparken orada da futbol oynamıştı. O günlerde, şimdilerde olduğu gibi futbolculara ayrıcalık yapılmaz, askere alındıkları yerlerde askeri güçler (Karagücü, Denizgücü, Havagücü, Jandarmagücü vb.) varsa orada futbol oynarlardı.
Lefter, Diyarbakır’da iken Fenerbahçe’nin dikkatini çekmiş olacak ki, terhis olunca, 1947 yılında Fenerbahçe’nin formasını giymeye başlamıştır. Yurt dışında futbol oynayan ilk futbolcular arasında yer almış, İtalya’nın Fiorentina, Fransa’nın Nice takımlarında 1951-1953 yıllarında attığı gollerle tribünleri ayağa kaldıran futbolunu oynadıktan sonra 1963 yılında yeniden Fenerbahçe’ye dönmüş ve 1963 yılına kadar sarı-lacivertli formayı sırtından çıkarmamıştır. Fenerbahçe’de iki kez İstanbul profesyonel lig, üç kez Türkiye Şampiyonluğu yaşamış,1953-1954 sezonunda gol kralı olmuştur.
Lefter bir bakıma şanssız bir futbolcudur. II. Dünya Savaşı sırasında milli maçlar yapılamadığından milli formayı, ancak savaş bittikten sonra giymiştir. Türk Milli Takımının maçlarına zorunlu olarak 1937 yılında oynanan Yugoslavya maçından 1948 yılındaki Yunanistan maçına kadar ara verilmişti. Buna rağmen 46’sı “A”, 4’ü de “B” Milli Takımımızda 50 kez milli olarak ilk kez altın Şeref Madalyasını almıştır. Lefter’e şansız dememin bir başka nedeni de efsanevi futbolunu günümüzde yok edilen Şeref Stadının beton gibi sert zemininde, bütün maçların yapıldığı İnönü ve eski Fenerbahçe statlarının kelleşmiş (!) toprak zemininde oynamıştır. Bugününün modern ve çim sahaları o zamanlar hayal bile edilemezdi.
Milli formayı savaş sonrasında, Akdeniz Kupası ismi altında Atina Panatinaikos Stadın’da, Yunan Milli Takımına karşı ilk defa giymiş ve 20. dakikada gollerimizden birini atmıştı. O maçı Türk Milli takımı 3-1 kazanmış, Rum kökenli olduğundan ve henüz İstiklal Savaşı mağlubiyetinden kurtulamamış, fanatik Yunanlılarından sert tepkiler almış ve adeta dayak yemesine ramak kalmıştı.
1954 Dünya Kupası finallerinde o yılın şampiyonu olan B.Almanya’ya 7-2 yenildiğimiz maçta da gollerimizden birini atmıştır. Milli Takımın kaptanlığını dokuz kez üstelenmiştir. Yanılmıyorsam milli formayı son defa Ankara 19 Mayıs Stadında oynanan ve golsüz biten Romanya maçında giymiştir.
Lefter’in unutamadığım maçlarından birisi de 1956 yılında Macaristan ile oynanan milli maçtır. O yıllarda yenilmez denilen dünyanın bütün takımlarını ezip geçen Macaristan’ı İstanbul’da oynanan özel maçta 3-1 yenerken biri penaltıdan olmak üzere Lefter iki gol atmıştı.
Lefter eski deyimle hücum hattında sağ ve sol açık, sağ ve sol iç mevkilerinde oynamıştır. Futbolu bıraktıktan sonra Samsun, Bolu, Ordu, Sivas ve Mersin’de kısa sürelerle teknik direktörlük yapmıştır. Futboldan kopamadığından Güney Afrika’da Johannesburg’da antrenör futbolculuk yapmıştır. Bir ara Yunanistan’ın Panathinaikos takımında bile oynadığını sanıyorum. Fenerbahçe’de 17 yıl oynamış, 615 maçta 423 gol attığı söylenir.
Türk insanının onu ne kadar sevdiği, tarihimizde Demokrat Parti’nin kara bir leke olarak bıraktığı 6-7 Eylül olaylarında görülmüştür. O günlerde nereden çıktıkları belli olmayan, bindirilmiş kıtalar halindeki güruhlar (!) gayrimüslimlerin evlerine iş yerlerine saldırmıştı. Onlardan bir gurup Büyükada’ya gelerek, Lefter’in ismi verilen sokağındaki evine yönelmişler, ancak adalılar koruma görevini yaparak saldırganları kaçırmışlardır. Gelen güruh (!) geldikleri teknelere kendilerini zor atmışlardı…
Türkiye’nin yanlış politikası yüzenden birlerce Rum 6-7 Eylül olaylarından ve 1974 kararlarından ötürü Atina’ya göç ederken Lefter, anayurdu olan Türkiye’de, Büyükada’da kalmıştır; “Ben Adalıyım, buralar benim topraklarım, benim ülkem, benim denizim, benim evim, nereye gideyim ki? Kesmez beni oralar …”
Türkiye’den Yunanistan’a göç edenler orada da mutlu olamamış, yeni mahalleler kurmuş olmalarına rağmen Türko Poro (Türk tohumu) diye aşağılanmışlardır. O zaman Yunanistan’a giden futbolcularımız da vardı. Bunların başında Beşiktaşlı Sofyanidis, Beyoğluspor-İstanbulspor’lu Kasapoğlu geliyordu.
Gayrimüslimlerin bizleri terk edip gitmesiyle ne büyük boşluk yaşadığımızı ise o günleri yaşayanlar bilir. Bir de onların yerlerini alanları gördükten sonra…
Kısacası Fenerbahçe ve Türk futbolu büyük bir efsanesini yitirdi. Biz onu, o bizleri sevdi. Nur içinde yat büyük golcü…
erdem@hport.com.tr
Yayın Tarihi: 2012-02-21 04:54:37