İmam Gazali Neler Demiş!..
Neredeyse elli yıla yaklaşan basın yaşamımda, en azından masa başında gazetecilik yapılamayacağını öğrenmişimdir. Yıllar öncesi yaşamış insanları töhmet altında bırakacak, hayali yazılar yazılması da bir başka ayıptır. Gerçek bir gazetecinin toplumdaki her çeşit insanla konuşması, onların eğri veya doğru neler düşündüğünü öğrenmesi de yerinde davranışlardandır. Basına girdiğim andan itibaren de ustalarımın bana verdiği bu öğüdü tutmaya çalışıyorum.
Geçenlerde bu dünyadan elini eteğini çektiğini söyleyen, manevi âlemde yaşadığını sanan biriyle sohbet ederken söz dönüp dolaşıp öte dünyaya (!) geldi. Mürit olarak devam ettiği dergâhta Efendi Babasına (!) öylesine inanmış ki şaşmamak elden gelmiyor… Efendi babanın her söylediğini birer hikmet olarak kabul ediyor, seçimde oyunu bile onun arzusuna göre kullanıyormuş…
Sohbet konumuz dönüp dolaşıp, kendisinin çok iyi bildiğini sandığı öte dünyaya (!) geldi. Biraz bilimsel, biraz da dini açıklamalarım kendisini tatmin etmedi. Bak öğren diyerek elime bir kitap tutuşturdu. Baktım; kitabın yazarı olarak ünlü İslam âlimi İmam Gazali’nin ismi var… Bunların elinde bu büyük İslam müteferrik’inin ne işi var diye düşünerek kitabı karıştırdım, yazılanlar insanın kanını donduracak ipe sapa gelmez, saçmalıktan da öte… Kısacası İmam-ı Gazali’nin ismi kullanılmış, onunla ilgisi bile yok…
Büyük İslam mütefekkir Gazali hakkında geniş bir bilgi vermek bana ayrılan sütunu olduğu kadar beni de aşar. Bu yüzden birkaç satırla da olsa bu büyük düşünürden söz etmekle yetineceğim.
Fars kökenli olduğu sanılan Gazali, h.450 (1558) yılında Tûş’ta (Meşhet) dünyaya gelmiş, ileri düzeydeki eğitimini devrinin ünlü âlimlerinden Ahmed bin Muhammed’ten fıkıh dersleri alarak başlamış, sonra da Cürcan’a, Nişabur’a giderek oradaki âlimlerden feyiz almıştır. Nizamülk’ün himayesinde devrinin seçkin âlimleriyle tanışmıştır. Sonraki yıllarda Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisliğine getirilmiştir. Bir süre sonra Şam’a giderek Emeviye Camisinde bir bakıma inzivaya çekilerek nefsini terbiye etmiştir.
Gazali ile ilgili araştırma yapan âlimler onun fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe, eğitim, siyaset, ahlak gibi dini ve akli ilimlerde söz sahibi olduğunu belirtir. Ayrıca İslam bilim ve düşünce tarihinde eşine az rastlanan âlim ve filozof olduğunda birleşirler. Makâ şıdü’l-felâsife, Tehâfütü’l-felâsife,, Tasavvuf-Ahlak, Fıkıh ve Usul-u Fıkıh,, Mişkâtü’l envar, El- münkız mine’d- dalâl gibi eserleri çeşitli dillere çevrilmiştir. Gazali’yi tanıtan ile en iyi kaynak Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde bilimsel araştırmacıların yazdığı “Gazali” maddesidir. (İslam Ansiklopedisi, C. 13, s.489–534)
Böylesine önemli bir İslam âliminin ismi müellifi olarak(!) kullanılarak, “Kur’anı Kerim’de Kıyamet ve Ahiret” isimli, bak ahireti öğren diye elime tutuşturulan kitapçıktan söz edeceğim. İnsanların kafalarının nasıl ve kimler tarafından karıştırıldığından yalnızca bir örnek vermekle yetineceğim. Gerisini siz düşünün…
Salah Bilici Kitabevi yayınları arasında, H.Hilmi Işık’ın hazırladığı ve on birinci baskısı yapılan kitapta bakın, İmam Gazali hakkında ne hikmetlere (!) yer verilmiş…
İslam’ın önde gelen düşünürlerinden İmam Gazali böyle şeyler yazmış mı?
Bunlara okuyunca Müslüman mı olursunuz yoksa Müslümanlıktan kaçar msınız?
“Dünyadaki ölüm yaklaştığı vakt, dört melek nâzil olur. Bunların biri, rûhunu, sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, ruhu gargara haline gelmezden evvel (Alem-i meleküti) keşf olur. Melâikeyi, amelinin hakikati üzre, âlemlerinde durdukları hal üzre görür. Eğer lisanı söyler ise, onların vücuduna haber verir Çok defa dahi, gördüğü şeyleri şeytan işi zan eder. Tâ lisanı tutuluncaya kadar sâkin olur. Bu halde yine melâike ruhunu parmak ucundan çekerler. Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi gırıl gırıl öter.
Fâcirin rûhu dahi yaş keçeye takılmış olan diken çekilir gibi çıkarılır ki, bunu Hayr-ül beşer hazretleri hikâye buyurdular. Bu halde ölü, karnını diken ile dolu zan eder. Rûhunu dahi sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder.
Hazreti Kâ’bdan ölüm nasıl oluyor diye sual olundu. Buyurdular ki, bir diken dalını bir kişinin içerisine koymuşlar ve kuvvetli bir kimse onu çekiyor, kestiğini kesiyor, kalan kalıyor gibi buldum demiştir.
İşte bu zamanda insanın cesedi terler. Gözleri sür’atla iki tarafa gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Göğüs kemikleri kalkar soluğu kabarır. Benzi sararır. Ruhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş iken söylemez..
Bazısı vardır ki, melek ateşten zehr ile su verilmiş âğulu harbe ile vurur. Hemen rûh kaçar, harice çıkar. Melek anı eline alır, cıva gibi titremeğe başlar. Bal arısı kadar âdem şeklinde olur. Sonra melek onu zebaniye teslim eder.”
Kısacası din adına yapılan bu safsata devam ediyor… Kitapçıkta daha neler neler var…
Bu safsataları okuyan tanıdığım ölümden öylesine korkuyordu ki… Çoğu kez ölümün öyle korkulacak bir şey olmadığını anlatsam da anlamıyor... Sonunda korkusunun nereden kaynaklandığı gün gibi ortaya çıkıyor…
XXI. yüzyılda Müslümanlık adına dini bütün, ancak eğitimsiz kişilere korku salarak baskı yapılması ne kadar acı…
Bu insanlar, bir takım din bezirgânlarının ellerinden kurtarılmalıdır. Bu sadece elime geçen bir kitap… Kim bilir daha ne kitaplar vardır…
Dergâhlarda bu insanlara şeyh bozuntuları acaba neler anlatıyor?
Utanmadan büyük İslam âlimlerinin isimlerini kullanarak, kendilerine kalkan yaparak…
Sırası gelmişken aklıma takıldı cumhuriyetin ilk yıllarında çıkarılan ve halen yürürlükte olan 677 sayılı bir yasa var; “Tekke ve Zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla bir takım unvanların men ve ilgasına dair”…
Sormak gerekir bu yasa işlevini yitirmişse neden uygulamaya konulmadan yerinde duruyor?
XXI. yüzyılda Türkiye’de cemaatler, dergâhlar pıtrak gibi yeşermiş, insanların aklını din adına hurafelerle dolduruyor… Her önüne gelen bilgisiz kişiler Kur’an tefsirleri, Hadisler yayınlıyor ve bundan hediyesi adı altında tonlarca para götürüyor… Diyanet İşleri Başkanlığı dışında bu tür yayınların önüne geçmek, gerçek ve bilimsel olanları topluma sunmak daha yerinde olmaz mı?
Erdem YÜCEL
erdemyucel2002@hotmail.com