Yağlı kazıktan da kötü işkence yöntemleri!

 

 

Durup dururken, bunca sorunun arasında işkence de nereden çıktı diyeceksiniz. Yerden göğe kadar haklısınız. Benim de böyle bir yazı yazacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Ne var ki, Cumhurbaşkanı tarafından Atatürk  Kültür Dil ve tarih Yüksek Kurulu yönetimine atanan, ardından tepkiler üzerine yapılan yanlışlığın farkına varılıp istifa ettirilen Prof. Mümtaz Türköne’nin “Darbeciyi yağlı kazığa oturtalım” sözüne kadar…

Türköne’nin cemaatçi bir gazetede Atatürk ve devrimler aleyhinde yazdıklarını ve söylediklerini umursamıyor, saçma sapan karalamalar diyorduk ama son söyledikleri akıl alacak cinsten değildi. Üniversitelerde akademisyenliğin, basında köşe yazarlığının ne kadar ucuzladığını göstermesi yönünden tipik örnekdi. Büyük olasılıkla önümüzdeki yıllarda İletişim Fakültelerinde ders olarak okutulur!..

Akademisyen ve köşe yazarının son söylediklerine bakın; “Darbeciler için idam cezası getirilsin istiyorum. (Emrin olur), Darbeciler de bunu bilerek darbe yapsınlar (Darbe yapacak insan mı kaldı). Bana  sorarsanız (sen kimsin ki sorsunlar) onların idamı yerine eskiden olduğu gibi yağlı kazıklara oturtularak cezalandırılması taraftarıyım.” (Televizyonlarda anayasa ve hukuk konusunda ahkam kesen Prof. unvanlı kişiye bakın!)

Gündemde kalabilmek için her yönü deneyen ünlü akademisyen-yazar, bu sözleri basından öğrendiğimiz kaderiyle; Kumluca Belediyesi tarafından düzenlenen bir panelde söylemiş…

Akademisyen ve yağlı kazık cezası…

Fatih Sultan Mehmet’in insanları kazığa oturtan  Kazıklı Voyvoda unvanlı Eflak Beyi Dragon’u cezalandırmasından haberi de yok anlaşılan…

Dünya tarihinde çeşit çeşit, hepsi birbirinden berbat işkenceler yaşanmıştır. Bu yazımda, bunlardan örnekler vermek istiyorum. Kimbilir belki de akademisyen-yazar, sonraki sözlerinde veya yazılarında yağlı kazık yerine bu işkence yöntemlerinden birini seçebilir. Benimkisi sadece yardımcı olmak ve biraz da tarihi eşelemek… (Nasılsa son zamanlarda tarihin derinliklerinde dolaşmak moda oldu!)

İşkence bir insanlık suçudur.

Sözlüklerin tanımına göre işkence; itiraf etmesini, bir konuda konuşmasını, bilgi vermesini sağlamak, bir uygulamayı, davranışı zorla kabul ettirmek gibi amaçlarla birine uygulanan bedensel veya ruhsal eziyet sistemine, şiddete verilen isimdir.

Tarihte bunun pek çok örnekleri, özellikle gelişmemiş toplumlarda işkenceye baş vurulduğu görülmüştür. Yakın tarihlere kadar bizde de işkence yapıldığı tesbit edilmiştir.

Yurtdışındaki bazı müzelerde işkence aletleri vardır ama bunları izleyicilere göstermekten kaçınılır. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesinde Rodos Şövalyelerinin işkence yaptıkları bir kuleyi, o zamanki Müze Müdürü Oğuz Alpözen açmıştı.

Avrupa’nın gelişmediği çağlarda işkence yapılacak kişiye öncelikle işkence aletleri gösterilir, bundan sonuç alamazlarsa uygulamaya geçilirmiş!..

Avrupa’da en çok uygulanan işkence aletlerinin başında demirden yapılmış, insan boyunda demir kız denilen bir heykel varmış. Heykelin içerisi çivilerle kaplı olup, içerisine konulan insanın vücuduna bu çiviler  saplanırmış… Bir de kemik kırma tekerleği varmış. Mahkum edilen kişi bu tekerleğe bağlanır, tekerlek çevrildikçe kemikler peş peşe kırılırmış... Bir başka işkence aleti ise; içerisinde kurşun eritilen işkence tenceresiymiş… Bu tencerede eritilen kurşun mahkumun damarlarına akıtılırmış… Onların yanı sıra “Fas” denilen, beşik şeklindeki aletin içerisi  sivri uçlu iğnelerle kaplıymış. Mahkum bunun içerisine konularak vücuduna iğnelerin batması sağlanırmış. İşkence aletlerinin en korkuncu da kafatasını kırma işlemiymiş. İnsan başı şeklindeki demir bir maske üstünden ve altından vidalanır, sonra vidalar sıkıştırılmaya başlanınca kafatası yavaş yavaş kırılmaya başlarmış. Bir başka uygulamada mahkum sivri çivilerle kaplı iskemleye oturtulurmuş. Ancak koltuklara tutunmasına izin verilirmiş. Ne var ki, iskemlenin koltukları da çiviliymiş. Bir süre sonra  mahkumun boynuna bir ağırlık asılarak iskemleye tam olarak oturması  sağlanırmış…

Roma hukukunda işkenceye yer verilmesine rağmen uygulandığı da pek  görülmemiş. İşkence ancak kesin deliller olduğunda uygulanırmış… Yalnızca işkenceye hükmeden hâkim hatalı karar vermişse, işkence görenin  hâkimi dava etme hakkı saklıymış. İşkence yapılanın haklılığı ortaya çıkarsa bu kez kararı veren hâkim idama mahkûm olurmuş… İşkence sırasında mahkûmun ölmesi büyük suç olarak kabul edilmiştir.

XII.yüzyıl Avrupa’sında insanlar en korkunç işkencelere Engizisyon Mahkemelerinde uğramışlardır. Engizisyon hâkimleri dine aykırı düşüncelerini söyleyenleri suçlu bulurlarsa onları işkence ile yola getirmeye çalışırlarmış. İşkence yapılmadan önce psikolojik baskı uygulanır, sorgulanacak kişi gece yarısı siyah elbiseler giymiş kişiler tarafından evlerinden alınarak, zindanda günlerce tek başına bırakılırdı. Kendisiyle bir tek kelime konuşulmazdı. Bir süre sonra yine siyah elbiseli muhafızlar tarafından, yüksek bir masanın çevresinde oturmuş hâkimlerin önüne götürülürdü. Siyahlar giymiş hâkimlerin çevresindeki duvarlarda çeşitli işkence aletleri, önlerinde de yarı bellerine kadar çıplak cellâtlar sıralanmıştır. Engizisyon hâkimleri işkenceye karar verirse, mahkûm çırılçıplak soyulur, beline bağlı bir iple tavana asılırdı. Bu arada vücuduna sarılı ipler sıkılmaya başlanırdı.  Mahkumdan istenilen itiraf alınmazsa bu kez mahkumun elleri arkasına bağlanır iple yukarı çekilir, bir süre sonra ayaklarına kurşun ağırlıklar bağlanırdı. Yine itiraf etmezse bu kez aniden yere  bırakılınca  mahkumun kolları omuzlarından çıkardı. Bunun dışında engizisyonun uyguladığı bir de su işkencesi vardı. Mahkum bir yere bağlandıktan  sonra ağzı demir bir çubukla açılarak boğazına bir bez tıkanır ve üzerine su dökülürmüş. Mahkum  suyu içtikçe boğulmamak için  bezi yutmaya mecbur kalır ve ucuna ip bağlı  olan bez mideden geri çekilirmiş.

Kadınlar için de özel işkence aletlere varmış. Örümcek adı verilen kıskaç ile kadının göğüsleri kopartılırmış… Fransa kralı XI. Louis kendisine karşı olanları içerisinde yaban kedileri olan demir kafeslere koydururmuş…

Osmanlılarda cellatların oluşturduğu Cellat ocağı Bostancıbaşına bağlıydı. Tarihçi Reşad Ekrem Koçu’dan öğrendiğimize göre İdam hükümleri ile infaz şekilleri fermanla açıklanırdı. Siyasi nedenlerle infaz edilecekler kendi evlerinde, zindanda, bazen de yakalandıkları yerlerde yağlı kementle boğulurdu. Yeniçerilerden ağır suç işleyenlerin  cellat satırları ile boyunları vurulurdu. Hırsızlar, caniler serseriler şehrin kalabalık yerlerinde veya hırsızlık yaptıkları yerin önüne ibreti alem için asılırlardı.

Bazen suçluların elleri ayakları, kulakları, burunları kesildikten sonra boyunları vurulurdu. Sırtının, göğsünün derisi yüzüldüğü de olurmuş…Yağlı kazığa oturtmak, çengele asmak, yüzü koyun çarmıha bağlanıp, kaba etleri oyulduktan sonra içlerine mumlar yerleştirilirdi. Saçlar ustura ile kesildikten sonra  başına ateşle kızdırılmış taç geçirmek, kaynar suya daldırıp sonra soğuk suya sokmak, cımbızla sinirleri çekmek, demir keseyle vücudu keselemek, diş-tırnak sökmek yapılan diğer işkencelerdi.

Siyasi mahkumların boyunlara vurulduktan sonra Topkapı Sarayı’nın  dış avlusunda, Bab-ı Hümayun önündeki ibret taşının üzerine konulurdu.

Kısacası işkence insanlık suçudur, ne yazık ki, bunların hepsi tarihte uygulanmıştır.

Merak ediyorum bundan sonraki sözlerinde veya yazılarında ünlü akademisyen ve yazarımız yağlı kazığa oturtmak yerine bunlardan birini seçecek mi?

 

 

erdem@hport.com.tr

Yayın Tarihi: 2012-02-21 04:54:36