Köşe Yazarlarına Fırça!..
Basının içerisinde yaşadıklarımı gözlerimin önünde bir kez daha canlandırdığımda, acı ve tatlı anılarıyla bu uğraşa yaklaşık kırk yıl önce soyunduğumu hayretle görüyorum. Zaman nasıl da gelip geçmiş… Bu süre içerisinde ünlü pek çok yazarı, çizeri tanıdım, onların bazılarıyla aynı sayfaları paylaştım. Yaşadıklarımın dışında anlattıklarından da çok şeyler öğrendim. Bu arada okuyucularımdan gelen pek çok soru ile karşılaştım; içlerinde en çok sorulanı da “her gün yazmak için konuyu nereden buluyorsun” oluyordu. Onlara ne yanıt verdiğimi tam olarak anımsayamıyorsam da, bugün siyasetimizde yazılacak konu bolluğu içerisinde belki de köşe yazarları en verimli dönemini yaşıyorlar. Sanırım çoğu da benim gibi bu kadar ilginç (!) konulardan hangisini öne alıp yazabilme ikilemi yaşıyorlardır.
Örneğin AKP’nin genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında Başbakanın köşe yazarlarına öfkeli sözler sarf etmesi başlı başına yazılacak konu… Gerçek demokrasilerde yasama, yürütme ve yargının yanı sıra basının dördüncü kuvvet olduğu dünyanın gelişmiş ülkelerin toplumlarında da kabul edilmiştir. Tarafsız basın bir bakıma yol gösterici, uyarıcı görev de üstlenmiştir.
Başbakanın basını suçlayan, adeta tehdit edercesine de söylediklerinin basın tarihinde örneklerini gösterebilmemiz çok zor, hatta imkânsız gibidir:
“Eski alışkanlıkları depreşen, talimatla manşet atan, Türkiye’yi bir yangın yeri gibi gösterip ellerinde körüklerle sağa sola koşuşturan medyanın tahriklerine gelmeyeceğiz. Öyle çirkin yorumlar getiriyorlar ki akla hayale gelmez şeyler. Ya siz bu ülkeye yardımcı mı olacaksınız, yoksa bu ülkede hala ortamı kızıştırmanın gayreti içinde mi olacaksınız? O gazetelerin patronlarına sesleniyorum, “Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyoruz” diyemezsin. Sen bunun sorumlususun arkadaş diyeceksin. Niye, çünkü bu ülkeyi germeye kimsenin hakkı yok. Buna müsaade etmeyiz. Çünkü bir anda dengelerin ekonomik olarak ne hale geldiği ortaya çıkıyor. O zaman köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiği zaman da feryat etmeye hakkın yok… Herkes fikrini söylemekte serbesttir. Gayet güzel de böyle belirlenmiş şeyler var. Tabii serbest, şöyle doğru. Ama o insanlara da o kalemleri teslim edenler der ki, kusura bakma kardeşim bizim dükkânda sana yer yok. Çünkü herse vitrinine layık olanları koyar.”
Başbakanın bu sözlerinden, başta gazete patronları olmak üzere köşe yazarlarına iyiden iyiye fırça çektiği anlaşılıyor. Ancak bu sözlerin yazılı, görsel ve internet basınının tümünü kapsadığını sanmıyorum. Hükümetten yana haberler yapan, olayları ona göre yorumlayan, önemlilerini görmezden gelen köşe yazarları, kendilerine servis edilenleri ise en iyi biçimde yayınlayanlar var. Nedense bazıları da onlara yandaş basın (!) diye basın ahlakına uymayacak bir terim yakıştırmış!.. Ne kadar ayıp!.. Onların Başbakanın bu sözlerinin dışında kalmalı diye düşünürken bir baktık ki; basının o kesimindeki bazı köşe yazarları kendilerinden umulmayacak biçimde feryat figana başlamışlar.
Ekonomideki sorunlar, kapanan iş yerleri ve işinden olan insanlar, zamlar altında ezilenlerin sorumlusu, siyasetteki gerginliği yaratanların suçluları da böylece orta çıkıyor; basındaki bazı köşe yazarları!..
Başbakanın köşe yazarları ile ilgili sözlerine Türkiye Gazeteciler Cemiyeti başta olmak üzere meslek kuruluşlarından, muhalefetten ve gazetecilerden tepkiler geldi. Kısaca hemen hepsi AKP hükümetini eleştiren köşe yazarlarına hedef alınmasına karşı çıkıyorlar. Söylenen sözün ikaz mı, ürkütücü mü, yoksa tehdit mi olduğunu ayrı ayrı yorumluyorlar.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu; “ Medyanın görevi nedir? Halkın doğru haber almasıdır. Köşe yazarlarını patronun uşağı sanıyor. Köşe yazarları patronun kulu kölesi değildir. Onlar özgür düşüncelerini söylerler.”
Böyle olunca da patrona gelen uyarılar doğrultusunda söz dinlemeyenler, ortamın gerçeklerini ortaya koyan, görüşlerini dile getiren köşe yazarlarına ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin denilmek isteniyor. Kısa bir süre önce de hükümeti tenkit eden bazı gazeteleri okumayın, evinize sokmayın denilmemiş miydi? Demek ki, o söz dinlenmemiş, o gazeteler okunmuş ve evlere sokulmuş… Böyle olunca da bazılarının beğenmediği köşe yazarları gazetelerinin kapıları önüne konulacak…
Demokrasinin günün koşullarına göre cicileştirildiği (!) dönemlerde benzeri kısıtlamalara, daha doğrusu sansüre gidildiği geçmişte görülmüştür. Osmanlının son dönemlerini bir yana bırakırsak, II. Dünya Savaşı yıllarında, savaşan tarafların tepkisini çekmemek için sansüre başvurulmuştu. Bazen gazetelerin sayfalarının sansüre uğramasından ötürü beyazlatıldığı da görülmüştü. Benzeri örnekler demokrasiden uzak, sıkıyönetimle yönetilen ülkelerde de sıkça karşılaşılmıştır. Aslında bu tür kısıtlamalar daha çok demokrasi anlayışını benimsememiş, tek parti yönetimlerinde karşılaşılmıştır. Benzerleri Hitler Almanya’sında, Mussolini İtalya’sı ve Stalin Rusya’sın da sıkça görülmüştü…
İnsanın aklına çeşitli düşünceler de gelmiyor değil… Basının etliye sütlüye karışmaması, magazine, spora yönelmesi mi isteniyor? Anlaşılan tek parti, tornadan çıkmış tek basın veya çocukken oynadığımız kurşun askerler gibi gazeteciler mi isteniyor?
Eski basından farklı olarak, hemen hiç birisi basının içerisinden gelmeyen, iş dünyasının adamlarından oluşan patronların köşe yazarları ve diğer gazeteciler üzerinde baskı kurarak, onların direktifleriyle yazmaları mı isteniyor?
Patronlara gizli uyarı gelerek, filancayı kov, yoksa sen bilirsin denilip denilmeyeceğini de kim garanti edebilir? İki yıl öncesi bunun benzerini Hürriyetten kovulan (kendi deyişiyle) Emin Çölaşan olayında yaşamadık mı?
Sanırım en iyi çözüm de köşe yazarlarını iktidardaki partinin seçmesidir!..
Gazete patronlarına köşe yazarları üzerinde baskı kuramazsan basın dışındaki ticari ilişkilerinde zorlanırsın mı demek isteniyor?
O zaman basın özgürlüğü sözde mi kalacak?
Bu konuda en güzel tespiti birkaç gün öncesi Mustafa Mutlu, Vatan Gazetesindeki köşesinde “İyi bir köşe yazarında olması gereken özellikler” (27 Şubat 2010) başlığı altında yazmıştı. Bütün gazeteci arkadaşların ve aydın okuyucularımızın bu yazıyı içlerine sindire sindire okumalarını, sonra da şapkalarını önlerine alarak düşünmelerini isterim. Herkesin ders alacağı öylesine ikazlarda bulunmuş ki, şaşmamak elde değil… Yazının içeriğinde büyükler karşısında el pençe divan durmak, çanak sorular sormak, kendilerine tanınan özgürlükler ile yetinmek, bazı konularda laf cambazı, bazı konularda ise dut yemiş bülbül gibi olma, yazmadan önce hatırlı birilerine danışmak gibi ara başlıklara yer vermiş…
Sırası gelmişken Napoleon Bonaparte’nin şu sözünü hatırlamamak olanaksız;
“Gazete bir toplumun kültürü ve o toplumun uyandırılması için yapılan en kolay yöntemdir.”
“Henry Tomlinson ise “Gerçekleri yansıtan yazarları engellemek, çirkin yüzü gösteren aynayı engellemek gibidir.” Diyerek bazılarının düşünmesi gereken bir sözü söylemiştir”
Kuşkusuz, anlayana!..
erdemyucel2002@hotmail.com
Yayın Tarihi: 2011-03-20 15:44:50
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.