Prens Adaları

 

Tarihi Yarımada olarak tanımladığımız Sultanahmet ve çevresinde, belirli saatlerde anıtları görebilmek için koşuşturan, müzelerin gişe kuyruklarına giren turistleri görürüz. Kuşkusuz, onların yanında sayıları az da olsa memleketimizin insanları da vardır. Yabancılar akşam otellerinin teraslarında günün yorgunluğunu çıkarmak izin Marmara’yı seyre daldıklarında karşılarında iki adayı görürler. Bunlar Yassıada ile Sivriada denilen Hayırsız adadır. Bu adaların arkasında Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve Büyükada sıralanır.

 

İstanbul’un yanı başında yer alan,  IV. zamanda Kocaeli yarımadasındaki jeolojik çöküntü sonucu oluşan bu adalara Papaz adaları, Ruh adaları, Bahtiyar adaları, Kızıl adalar, Cin adaları, Evliya adaları, Keşiş adaları, Halka adaları gibi isimler yakıştırılmıştır. Ancak bu isimler arasında en çok tutulanı da Prens adalarıdır. Bazı araştırmacılar bu adalarla ilgilenmiştir. Gustave Schlumberger’in “Les iles  des Princes” (1937), E. Mamboury’nin “ Les iles des Princes” (1943), Orhan Erdener’in “İstanbul Adaları” (1962) ve Pars Tuğlacı’nın “İstanbul Adaları”  isimli eserleri onların başında gelir. Ansiklopedi maddeleri, üniversitelerin çeşitli etütleri ile monografik yazılar da bu ana kaynakları tamamlamıştır. Adalar edebiyatta, şiirde, romanlarda, hikâyelerde, musikide ve anılarda da yer almıştır.

 

Merak etiğim konulardan birisi de acaba bu adaların kaçının ismini tam olarak söyleyebiliriz?

 

Tarihi kaynaklarda isimleri geçen Prens adalarının geçmişinin çok eski dönemlere indiği isimlerinden anlaşılmaktadır. Kınalıada (Proti), Burgazada (Antigon), Heybeliada ( Halki) , Büyükada (Prinkipos), Yassıada (Plati), Sivriada-Hayırsızada (Okseia), Kaşıkadası (Pita), Sedefadası (Terebinther), Tavşanadası (Neandros), Güzelada, Eşekadası, Feneradası ve İncirliada…

 

Adalar tarihte ilk kez ismini Makedonya Kralı İskender’in komutanlarından Antigonas’ın oğlu Dimitrios Poliorkites’in 298’de Burgazadası’nda yaptırdığı kale ile duyurmuştur. Büyükada’da 1930 yılında İskender’in babası II. Filip’e ait altın sikkelerden oluşan bir define bulunmuş olması da bunu kanıtlamaktadır.

 

Doğu Roma (Bizans) döneminde adalarda manastırlar yapılmış, aynı zamanda tarihe sürgün yeri olarak geçmiştir. Bizans’ta gözden düşen din adamları, imparatorlar, imparatoriçeler ve prensler buraya sürülmüşlerdir. Bazıları gözlerine mil çekilerek işkence görmüş ve ölüme terk edilmişlerdir. Bunlar arasında VI. Konstantinos’un annesi İmparatoriçe Eireni, İmparatoriçe Zoe, İmparatoriçe Anna Komnenos, Alpaslan’a Malazgirt’te yenilen Romanos Diogenes, İmparatoriçe Theodosia ve oğlu Vasilios gibi saray mensupları bulunmaktadır. İkonoklast döneminin saray ile çekişen din adamları, rahipler da sürgünlerden nasibini almışlardır İstanbul Patriği İgnatios, Metodios, Gibon, Nikeforigis, Aziz Teodoros bunların başında gelmektedir.

 

Bizans döneminde manastırların, zindanların yanı sıra küçük balıkçı köyleri de koylarda sıralanmışlardı. Manastırların zenginliğinden ötürü adalar sürekli soygunlara uğramıştır. IV. Haçlı seferi sırasında Venedik Doçu Enrico Dandolo adaları yağmalatmış, Eğribozlu, Giritli korsanlar manastırları soyarak din adamlarını öldürmüşlerdir. İmparator II. Andronikos Paleologos, din adamlarını korsanların elinden kurtarabilmek için yüklü bir fidye ödemek zorunda kalmıştır. İstanbul’un fethinden önce Musa Çelebi 1412’de İmparator Manuel Paleologos ile Yassıada önlerinde savaşmıştır. Onun ardından Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey adaları kolayca ele geçirmiştir.

 

İstanbul’un fethinden sonra Bizanslılardan bazıları yerlerini terk etmiş; adalarda kendi haline terkedilmiştir. Uzun bir süre sonra İngiliz sefiri Henry Bulwer, Sultan Abdülmecit’in izniyle Yassıadayı satın almıştır. Adanın sahilinde bir savunma tesisi ile ortasına şatoyu andıran bir köşk yaptırmıştır. Nedense burada fazla kalamamış, Londra The Times gazetesine verdiği bir ilanla adayı satışa çıkarmıştır. Osmanlı hükümeti bu duruma karşı çıkarak, satışı engellemiş ve adayı Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın almasına olanak sağlamıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra ada, önce Maliye’ye ardından da Deniz Kuvvetlerine verilmiştir. Deniz Kuvvetlerinin eğitim merkezi olan, 1960 darbesinden sonra Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı, Demokrat Parti yöneticilerini burada yargılamıştır. Mahkemenin sona ermesinden sonra deniz Kuvvetleri bir süre adayı kullanmış ve sonra İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesine tahsis edilmiştir.

 

Günümüzde kendi haline terk edilen Yassıada’da Kültür ve Turizm Bakanlığı “Demokrasi Müzesi” kurma eğilimindedir. Böyle bir ibret müzesi kurulacaksa son derece objektif olunmalı, yargılananların mazlum olarak gösterilmesinden çok Demokrat Parti iktidarının yanlışları ve doğruları sergilenmelidir.

 

Yassıada’nın yanı başındaki sivri bir kayadan oluşan, denizden 90 metre yüksekliğinde, bugün amfitiyatro yapılmak istenilen Sivriada’nın da hazin bir öyküsü vardır. Osmanlı döneminde İstanbul’un başıboş köpekleri üç defa buraya götürülerek açlık ve susuzluğa terk edilmiş, rüzgârın da etkisiyle köpeklerin sesleri İstanbul’dan duyulmuştur.

 

Erdem Yücel

erdem@hport.com.tr

Yayın Tarihi: 2012-03-19 01:34:43