İçişleri Bakanlığına bağlı emniyet ile jandarmanın görevlerinin başında vatandaşların mal ve can güvenliklerini sağlamak gelir. Kısacası memleketin iç güvenliğini güvenceye almakla yükümlüdürler. Ancak gelin görün ki, hırsızlığın, tecavüzlerin, cana ve mala kastedilen olaylarının önüne bir türlü geçilemiyor. Hırsızlık büyük şehirlerde kol geziyor, evleri soyanların kaçı yakalanıyor veya bunun üstüne güvenlik güçleri ne kadar gidiyor bilinmiyor… Böyle bir karmaşanın nedeni de büyük olasılıkla ekonominin yetersizliği ve işsizlikten kaynaklandığı da açık seçik görülüyor. Kuşkusuz, hırsızlığı meslek edinenler bu sözümün dışında kalır.
Büyük kentlerde öyle evler soyuluyor ki, şaşmamak elde değil. Ancak soyulan evin sahibi tanınmış birisiyse veya olay basına yansımışsa soyguncuların veya katil zanlılarının yakalanmaları çok daha kolay oluyor. Örneğin Münevver Karabulut’un canice katledilmesi basına yansımasaydı, basın da bu cinayetin üzerinde ısrarla durmasaydı sonuç ne olurdu bilinmez. Belki katil zanlısı bulunur, belki de dosyası faili meçhuller rafına kaldırılırdı. Şimdi de Erzurum’da canice öldürülen 13 yaşındaki Musa Kank cinayeti var. Basın bunun üzerinde duruyor, halk galeyana gelmiş ve bizlerde sonucu bekliyoruz…
8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın eşi Semra Özal’ın da villası geçtiğimiz Ekim ayında, kapısında koruma polislerinin bulunmasına rağmen soyulmuştu. Cumhurbaşkanın eşinin villası bile gözlem altında soyuluyorsa sade vatandaş ne yapsın? Eski Cumhurbaşkanının evinin soyulması ve basında yer alması üzerine soyguncu çetesi Şanlıurfa’da yakalanmış, çalınanların bir kısmı bulunmuştu. Bu da gösteriyor ki, emniyet güçleri isterse olayın üzerine gidiyor ve suçluları yakalayabiliyor.
Ne var ki, evi soyulan her vatandaş Semra Özal değil ki…
İki yıl önce benim de yarım saat boş bıraktığım Beylikdüzü’ndeki evim soyulmuştu. Jandarma gelip tutanak tutmuş, ısrarım üzerine başka bir ekip parmak izlerini almış ve sonuç her zamanki gibi boş çıkmıştı. Bir iki kez Jandarma’ya ne olduğunu sorduğumda dosyanın savcılığa gönderildiğini söylemişlerdi. Sanırım bizim soygun dosyası da faili meçhullerin arasına atılmıştır(!). O zaman yazdığım yayın organındaki köşemde “İçişleri Bakanı Ben de Soyuldum” başlığında bir yazı yazmış, ilgililer artık hırsızı bulmak boynumuzun borcu oldu demişlerdi. Şu ana kadar bir şey ortaya çıkmadığına göre boyunlarında benim borcum asılı duruyor olmalı!..
Kısacası giden gitmişti. Sırası gelmişken boyunlarında benim borcumu taşıyanlara Beylikdüzü’nde soyulmadık pek az daire kaldığını hatırlatmak isterim. Bazı siteler önlemlerini kendileri aldı ve girişlerine güvenlik kameraları ile daire kapılarına da alarm tesisatı kurdular. Böylece kendilerini hırsıza karşı korumaya çalışıyor...
Bir ay önce de Ankara Kavaklıdere’de bir yakınımın evi soyulmuştu. Evin hanımı kapıyı açık bulup içeri girdiğinde hırsızlarla burun buruna gelmiş, korkup dışarı kaçarken hırsızlar da onu merdivenlerden yuvarlayarak kaçmışlardı. Evin hanımının ayağı alçıya alınmış, günlerce fizik tedaviye gitme zorunda kalmış, işinden olmuştu. Hırsızları görmüştü… Ancak karakolda kendisine gösterilen sabıkalıların resimleri 2005’den sonrası PC’de güncellenmediğinden teşhis edememişti. Kocası kendi başına işin peşine düşmüş, kameralarda görülen hırsızların bindikleri taksinin bandını polise vermiştir. Aradan bir aya yakın süre geçmesine rağmen suçlular bulunamamış... Bulunacağını da sanmıyorum.
Kendisine kendi deneyimime dayanarak, çalınanların üzerine bir bardak soğuk su içmesini tavsiye etmiştim. Oysa bu olay yazılı ve görsel basına yansımış olsa, devlet yöneticilerinden biri hırsızı bulun demiş olsa bu kadar delile rağmen bulunamaz mıydı?
Ola ki bulunmuş olsa ne olacaktı? Bu da konunun bir diğer mizah yanıdır. AB uyum yasaları gereği Türkiye suçlular cennetine dönüşmüştür. Suçlunun yaşı 18’den küçükse ellerine kelepçe bile takılamayacak, karakolda konuşmama hakkını kullanacak, çıkarıldığı yargıda ya çok az bir ceza alacak ya da serbest kalacaktı. Nitekim Konya Ereğli’de bir akrabasını soyan yakalanmış, yalnızca bir daha yapma diye siciline sabıka işlenilmekle yetinilmişti.
Nerde o eski yasalar, karakola götürülen ve orada bülbül gibi konuşan suçlular!.. Yargıda suçludan yana değil de mağdurdan yana olan yasalar… Bütün bunların cılkını çıkaran Rahşan affı olmuştu. Cezaevlerinde ne kadar adi suçlu varsa serbest bırakılmış, şehirlerimizde gasp, haydutluk, ırza tecavüz olayları gırla gitmiş ve halen de gitmektedir.
Türkiye’de adi suçlular, artık yaptıklarının yanlarına kâr kalacağının bilincindeler ve ona göre icra-ı sanat ediyorlar. Bu arada zaman zaman af teraneleri de ortaya atılmıyor değil… Kendilerine bir de kader mahkûmları diye isim uydurmuşlar. Suçlular kader mahkûmu da mağdurlar ne mahkûmu?
Sanırım bizim gücümüz yalnızca siyasi suçlulara yetiyor. AB uyumundan ötürü memleketimizin katiller, tecavüzcüler ve hırsızlar cenneti olmasına üzülmemek elden gelmiyor. Ne yazık ki, yargı adi suçlulardan çok yaratılan, varsayım üzerine kurulu siyasi suçlularla uğraşıyor.
Ünlü yazar Ernest Hemingway’ın deyişiyle “Bir ülkenin büyüklüğü topraklarına değil, ahlaki değerlerine bağlıdır.”
erdemyucel2002@hotmail.com
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.