Serenad

 

Bazı kitaplar incedir, sayfaları azdır ama okumakta zorlanırsınız. Okuduğunuz bir cümleyi anlayabilmeniniz için tekrar tekrar okumanız gerekir…  Bazı kitaplar vardır, görünüşü tuğla gibidir ama daha ilk sayfayı çevirdiğinizde zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz, bir solukta okur, bitirir ve sonra da üzerinde uzun uzun düşünürsünüz. Zülfü Livaneli’nin son kitabı “Seranad”  işte böyle bir eser; bir solukta okunacak, düşündürecek, yaşamın bazı insanlara nasıl acılar verdiğini öğreneceksiniz. Uygarlık çağı denilen XX. Yüzyılda insanlara nasıl eziyet edildiğini, mübadele veya tehcirle yaşamlarının nasıl değiştirildiğini bir kez daha anlayacaksınız. Sözcüğün tam anlamıyla yalnızca roman değil, aynı zamanda sosyolojik, tarihi bir eser… Belki de insanlığın dramı…

 

Aradan altmış yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, aydın geçinen orta yaşı aşmış insanların bilmediği bazı gerçekleri dile getiren bir eser. Kısa bir süre önce tatile giderken, eşimin ısrarıyla yanıma aldığım ve tatili, denizi bir kenara itip soluksuz okuduğum ve sonra da uzun uzun düşündüğüm bir eser.

 

II. Dünya Savaşı toplumları nasıl sarsmış, bireyleri nasıl yok etmiş, birbirlerini tanımayan insanlar üç aşağı beş yukarı ne acılar çekmişler… Savaşa giren veya girmeyen ülke hükümetlerinin her zaman söylediği, bence saçma bir sözcük olan “memleketin yüce menfaatlerinin“ vatandaşlarına, soydaşlarına nasıl acılar çektirdiğini Livaneli bu kitabında güzel ve akıcı bir üslupla anlatıyor…

 

Memleketlerin yüce menfaatleri (!) uğruna insanlar nasıl kimliklerinden uzaklaşıp, korku dağları bekler örneği yeni bir kimliğe bürünmüşler… Geçmişlerini gizlemek zorunda kalmışlar…

 

O insanların suçları dünyaya değişik dinlerde gelmek miydi?

 

Serenad çoğumuzun bildiği gibi birkaç bölümden oluşan enstrümantal esere verilen isimdir. Bu eser sadece Alman arî ırkından Amerikalı ünlü hukuk profesörü Maximilian Wagner’in eşi Nadya’ya 60 yıl boyunca süren büyük aşkının notalara dökülüşü olarak da düşünülmemelidir. Serenad’da önce de değindiğim gibi bilinmeyenleri, söylenmekten korkulan gerçekleri, insanlık dışı olayları, Struma faciasını, Mavi Alayı, Nazi zulmünü, Nazilerin önce kendi vatandaşları olan Yahudilere, sonra da diğer ülkelerin vatandaşları olan Yahudilere yapılan soykırımı açık ve sade bir dille anlatılıyor…

 

Yeri gelmişken sormak isterim; en aydın geçinenimiz bile; gizlenen, üzeri örtülen, saklanan Struma faciasını biliyor mu?

 

Nazilerden kaçan, içlerinde hamile kadınlar, çocuklar ve bebekler bulunan 769 yolcu taşıyan ve transatlantik diye ilan edilen, aslında daha önce Tuna Nehrinde hayvan taşıyan eski bir tekne, 16 Aralık 1941 gecesi arızalandığından Türk römorkörleri tarafından İstanbul limanına getirilmiş… Ancak mevcut yasalara göre o insanların gemiden çıkışlarına izin verilmemiş, Filistin’e hâkim olan İngilizler de yola çıkılmasına izin vermemiş… Filistin’deki İngiliz Yüksek Komiserliği geminin Filistin’e varmasının ne pahasına olursa olsun engellenmesini istemiş. Bunun üzerine gemi yeniden Karadeniz’e gönderilmiş ve bir Sovyet denizaltısı tarafından torpillenmiş…

 

Bu insanlık ayıbını, uzun süre İngilizler ve Almanlar birbirlerinin üzerine atmış… Uzun yıllar sonra bir Sovyet denizaltısı tarafından kimliği bilinmediğinden ötürü batırıldığı anlaşılmıştır.

 

Romanya’dan Filistin’e gitme vaadiyle köhne bir gemiye doldurulan, Türk hükümetinin basiretsiz politikasıyla yardım eli uzatamadığı Yahudilerin, Şile açıklarında torpillenişi neden yıllar yılı gizli kaldı?

 

XVI. yüzyılda İspanya’da engizisyon mahkemelerinin zulmünden kaçan ve Kanuni Sultan Süleyman’ın insancıl tutumuyla Türkiye’ye kabul edilen Sefarad Yahudilerine gösterilen yakınlığı Refik Saydam Başbakanlığındaki Türk hükümeti neden gösteremedi?

 

II. Dünya Savaşında önce Nazilerden yana olmaya zorlanan Mavi Alay’a mensup olan askerlerin ve ailelerin yaşamındaki acıları, acaba kaçımız biliyor?

 

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde, Türkiye’de savaş nedeniyle çok zor günler yaşanmıştı. Ordu her an savaşa girecek gibi hazır tutulmaya çalışılmıştı… Doğal olarak da bazı maddeler zorunluluktan karneye bağlanmıştı. Sonraki yıllarda politikacılar sürekli bu karne meselesi üzerinde odaklanarak CHP’yi suçladılar… Dünyanın kana bulandığı, insanlık dramının yaşandığı o zor günlerde bazı yanlışlar bilerek veya bilmeyerek yapılmıştır. Nedense memleketin âli menfaatleri çerçevesinde bunların üzerinde durulmamıştır. Biz “âli menfaat” diyoruz ama belki de bilgisizliğin bunda büyük payı olmuştur.

 

Struma olayındaki duyarsızlığın nedeni, İngilizler ve Almanları karşımıza almamak gibi bir düşünce de olabilir… Onun yanı sıra Varlık Vergisi faciası, Demokrat parti dönemindeki 6–7 Eylül olayları gibi…

 

Bunlar yüzleşmemiz gereken olaylardır…

 

Son zamanlarda Yılmaz Karakoyunlu “Salkım Hanımın Taneleri” kitabında Varlık Vergisi olayının üzerine eğilmiş, sinema filmi bile yapılmıştı… O yıllarda da birçok suçsuz insan tarifsiz acılar çekmiş, yaşamlarını yitirmişti. Çocukluk yıllarımdan büyüklerimden duymuştum; yaşadığımız Kuzguncuk’ta yağ tüccarı diye ekalliyetten birisine yüklüce bir vergi bindirilmiş, doğal olarak ödeyemeyince de Aşkale’de yol yapımına gönderilmişti… Meğer yağ tüccarı denilen kişi makineleri yağlayan bir işçi imiş!..

 

Zülfü Livaneli’nin kitabında romanın kahramanı olarak geçen, Maya’nın babaannesinin Ermeni oluşu, ailesini kaybedişi, sonradan Ermeni çocuklarını kurtarabilmek için Türk ailelerince saklanan, yetimhanede büyüyen, bir Türk ile evlenen ve Müslüman olan bir kadının öyküsü… Tehcir olayı ise Osmanlının ayıbıydı… Her şeyi Enver’im bilir diyen zavallı bir padişah olan Sultan Reşad, yönetimi Enver Paşa’ya bırakmış, bu da imparatorluğun yıkılmasına yol açmıştı. I.Dünya Savaşına girişimiz, Sarıkamış faciası kadar tehcir olayının da baş sorumlusu Enver Paşa’ydı…

 

Mavi Alay olayı şimdiye kadar neden açıklanmadı? Bunda da “devletin âli menfaatleri” mi vardı?

 

Zülfü Livaneli’in Serenad’ında yakın tarihimizin bu acı olayları tek tek gözler önüne seriliyor… Kısacası bilinmeyen tarihimizle yüzleşiyoruz…

 

II. Dünya Savaşında Hitler Sovyetler Birliğine saldırmış, Rusya’nın içlerine kadar ilerlemişti. Bu sırada Ankara hükümeti, Kırım Türklerini Alman orduları yanında savaşa katılmaları konusunda ikna etmişti. Bu da gösteriyordu ki, Türk hükümeti savaş için gerekli kromu sattığı Almanya’yı gizliden gizliye destekliyordu. Kırım Türkleri Nazi ordularına katılmış ve onlara Mavi Alay ismi verilmişti. Ne var ki, Rusya’nın kışına dayanamayan Alman orduları geri çekilmeye, Sovyetler ilerlemeye başlayınca Kırım Türkleri de memleketlerini terk ederek aileleriyle birlikte önce dağlık Kuzey İtalya’ya çekilmişlerdi. Müttefikler İtalya’ya girince Mavi Alay askerleri ve aileleri Avusturya’da Drau Nehri yakınlarına yerleştirilmişler. İngilizler orayı da ele geçirince, bu kez Dellach kampına yerleştirilmişlerdir. Ancak 1945 yılında İngilizler kamptakilerin Sovyetlere teslimini istemiş… Sovyetlerin Mavi Alay ve ailelerini kurşuna dizdireceği bilinmesine rağmen, kapıları dışarıdan çakılı yük vagonlarına doldurularak Türkiye üzerinden Ruslara teslim edilmişlerdir.  İçeridekilerin kapıları açmaları için yalvarışlarına rağmen Türk hükümeti esir Kırım Türklerini Sovyetlere teslim etmişlerdir. Romanın kahramanı Maya’nım anneannesini de kendisine aşık olan bir Türk eri kurtarmıştır.

 

Serenad’da yeni Türk Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında Nazi Almanya’sından kurtulan Yahudi asıllı profesörlere de yer verilmiş… Bu arada Prof. Albert Einstein’ın Türk hükümetine Yahudi asıllı bilim adamlarına yardım edilmesi konusundaki bir mektubu da var…  Bunlar bilinmeyen veya pek az kişinin bildiği gerçekler.

 

Üç kadının dramı… Doğduklarında kendilerine verilen isimleri, yaşamları boyunca kullanamayan üç kadının dramı…

 

Maya Ayşe olmuş…

 

Mari Semahat olmuş

 

Nadia’da Deborah olmuş…

 

Serenad iç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz bir anlatımı. Bir solukta okunacak ve uzun uzun insanlık dramını düşündürecek bir eser…

 

Erdem Yücel

erdem@hport.com.tr

Yayın Tarihi: 2012-03-12 19:03:57