Türkiye’de Siyasi Partiler (I)
Hepimizin bildiği gibi, demokrasi kavramı halkın egemenliğine dayanan siyasal bir rejim sistemidir. Halkın seçtiği aracılarıyla kendilerinin yönetilmesine olanak verdiği bu sistemin kökeni Antik Çağlara kadar iner. XVII. yüzyılda Avrupa’da demokrasi mücadelesi, krallara, diktatörlere karşı yapılmıştır. Uzun mücadelelerin ardından XIX. yüzyılda seçimin ana nüvesini oluşturan oy hakkının bazı ülkelerde kullanılmasına başlanmıştır. Ancak o yüzyıllar oligarşinin, tek adam sisteminin, kralların, diktatörlerin, daha doğrusu monarşinin egemen olduğu dönemlerdir. Bu bakımdan demokratik hakların elde edilmesi öyle kolay olmamıştır. Demokrasilerde seçim ve seçmenlerin oy haklarının kullanılması bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır.
Türkiye’de de demokrasi tarihinin uzun bir geçmişi vardır. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, özellikle batının baskısıyla, Tanzimat Fermanının ilanıyla kişilerin hak ve özgürlük kavramı ilk defa gündeme getirilmiştir. Ancak bu hakların verilmesi bugün anladığımız anlamda olmaktan çok uzaktı. Osmanlı İmparatorluğunda, 1807 yılında Senedi İttifak yapılarak padişahın yetkileri sınırlı ölçüde de olsa kısıtlanmaya çalışılmıştır. Birinci Meşrutiyetin 1876’da ilan edilmesiyle birlikte ilk anayasa olarak niteleyebileceğimiz. Kanuni Esasi ilan edilmiş; kişilerin hak ve özgürlüklerinin tanınması yönünde ilk adım atılmıştır. Aynı yıl içerisinde kısıtlı olmakla beraber iki dereceli seçim yapılmışsa da, kısa bir süre sonra Sultan II. Abdülhamit, yetkilerine dayanarak meşrutiyet yönetimine son vermiştir. Ancak yabancı devletlerin, halkın ve politikacıların baskılarına boyun eğmek zorunda kalan padişah 30 yıllık bir aradan sonra 1908’de İkinci Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmıştır. Böylece Osmanlılarda parlamenter monarşinin benimsenmesiyle siyasi partiler kurulmuş ve yine kısıtlı olarak iki dereceli seçimler gerçekleştirilmiştir. Ne var ki, siyasi partilerden İttihat ve Terakki orduyu da arkasına alarak tek parti diktatörlüğünü öne çıkarmıştır. İttihat ve Terakki Partisine karşı padişahın etkinliği ise yok denilecek derecede azalmıştır. Bazen demokrasi diye atılan adımların kolayca tek kişinin egemenliğine dönüşeceği de açıktır… Tarihte bunun pek çok örneği vardır.
I.Dünya Savaşı’nın 1914’de patlaması, Osmanlı’nın Almanların yanında savaşa girmesi, Rus ihtilali sonunda Avrupa’nın monarşi düzeni sarsılmış, imparatorluklar bölünerek yeni devletler ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu da bundan nasibini almış, Çanakkale’de Atatürk’ün elde ettiği zafere rağmen yenik devletlerarasında yer almış, büyük ölçüde toprak kaybına uğramış ve İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun birçok yeri işgal edilmiş, Sultanın elinde hiçbir güç kalmamıştır.
Avrupa devletlerinin baskısına, Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Atatürk önderliğinde İstiklal Savaşı başlatılmıştır. İstanbul’daki kukla hükümeti tanımayan Ankara hükümeti 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisini açmıştır. İstiklal Savaşının kazanılması, Cumhuriyetin ilanıyla monarşik düzen sona ermiştir. Gerçekte bugün kolay gibi görünen, bazılarının küçümsemeye çalıştığı o günler Türkiye’nin kaderini belirlemişti…
Kısacası çok zor günlerdi…
Türkiye’nin en büyük şansı da Atatürk gibi bir lidere sahip olmasıydı.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından 1924’de ilk Anayasa kabul edilmiş, ilke olarak demokrasi fikri benimsenmiştir. Bununla beraber, o günlerde halkın yüzde doksanından fazlası okuryazar düzeyinde değildi. Aslında çok zeki olan Anadolu halkı Osmanlı dönemindeki elit zümre dışında eğitimden yoksun cahil bırakılmıştı. Monarşik düzenlerde halkın gelişmesine izin verilmez, cahil bırakılmaları istenirdi… Buna rağmen Atatürk, demokrasinin gereği olan siyasi partilerin kurulmasını istemiştir. Bunun sonucu olarak Terakkiperver (1924) ardından Serbest Fırka kurulmuştur. Kısa sürede bu partiler Cumhuriyete karşı tutum sergileyip, bağnaz görüşü sergilemeye başlayınca da, yerinde bir görüşle kapatılmışlardır. Ne var ki, Cumhuriyeti, demokrasiyi benimsemiş olan Atatürk ve kader birliği yaptığı arkadaşları demokrasiden yanaydı. Bu yüzden 1930’da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kurulmuş, o günlerin içeride ve dışarıda gelişen olaylarından ötürü, tek partili bir rejim uygulanmak zorunda kalınmıştır.
O yıllar Avrupa’nın acılı ve sancılı yıllarıydı. Almanya’da Adolf Hitler, İtalya’da Benito Mussolini seçimle iktidara gelmiş olmalarına rağmen diktatörlüğünü ilan etmişlerdi. 1939’da Avrupa’da başlayan II. Dünya Savaşı kısa sürede K.Afrika ve Asya’yı sarmış, milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, Almanya, İtalya ve Japonya, Avrupa’da, Asya’da ve Kuzey Afrika’da bazı ülkeleri işgal etmişlerdi. Türkiye’nin de bu zor günlerden payını aldığı yıllardır.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü savaşın ne olduğunu bilen bir askerdi. Bu yüzden Türkiye’yi savaşa sokmamak için elinden gelen çabayı göstererek basiretli bir politika izlemiştir. Savaş yılları öncesinde, 1927, 1931, 1935 ve 1939 yılarında iki dereceli seçimler yapılarak milletvekilleri seçilmiştir. Bu seçimle bugün anladığımız anlamda seçimler olmaktan çok uzak olmakla beraber, o dönemlerde Türkiye’nin birbirinden farklı alanlarda önde gelen milletvekillerini meclis çatısı altında topladığı da unutulmamalıdır.
erdem@hport.com.tr
Yayın Tarihi: 2012-03-14 17:55:54