Vıcık Vıcık Gazetecilik!.
Bu ne biçim gazetecilik, bu ne biçim köşe yazarlığı, bu ne biçim televizyon programcılığı?
Akıl sır ermiyor… Bir süre önce kara dediklerine mekan değiştirince hemencecik ak diyorlar!..
Bu ne biçim ilke?
Aydın insanın davranış biçimini belirleyen ve çoğunlukla ahlaksal tutumu belirleyen ilkelerimizi yitiriyor muyuz? Başka bir deyişle prensip sahibi olmaktan neden uzaklaşıyoruz?
Yakın tarihlere kadar basının patronları da yöneticileri de basının içerisinden gelen, konularında söz sahibi yazarlardı. Günümüzde pek çok şeyde olduğu gibi basında da geriye gittik. Bugün yayın organlarının patronlarının hemen hepsi iş ve kartel sahipleri, kendi çıkarları doğrultusunda zaman zaman zikzaklar yaparak yayınlarını sürdürüyorlar. Patronlar öyle olunca, ilkesiz yazar-çizer takımı da onlara ayak uydurmak zorunda kalıyor. İktidardan yana olan basına yandaş, olmayana da muhalif deniliyor. Bir zamanlar mütareke basını, besleme basın gibi tabirler vardı; günümüzde bu sözcüler unutuldu, yerini emzikli, göbekten bağlı ve son olarak ta jöleli basın gibi acayip isimler aldı!..
Basın tarihimize şöyle bir baktığımızda, geçmişten günümüze kadar gelen süreç içerisinde iktidar sahiplerinin eleştirilmekten hoşlandıklarını pek değil hiç söyleyemeyiz. Bununla beraber Süleyman Demirel, Turgut Özal gibi birkaç istisnayı belirtmezsek haksızlık yapmış oluruz. İnsan yaradılışı, alkışlanmaktan, pohpohlanmaktan hoşlanır. “Padişahım sen çok yaşa” sözü bu yüzden hep geçerli kalmıştır. İktidar sahipleri yaptıkları her şeyin doğru olduğuna inanırlar ve basının da kendilerini alkışlamasını, desteklemesini isterler…
Bugünlerde iktidardan yana olmayan kaç yayın organı var sayabilir misiniz? Ya da ilkesini koruyan kaç köşe yazarımız kaldı?
Aslında basınımız yönünden içler acısı bir durum…
Televizyonların da onlardan aşağı kalır yanı yok; açık oturumlar başlı başına birer garabet örneği… Televizyonlarda konunun uzmanı diye çıkarılanlar yandaşlıktan veya karşıtlıktan da öte… İnternet basını ise onlara göre biraz daha ehven-i şer!... Kısacası iyi ve kötü arasında tercih yapmak zorunda kalındığında kötünün iyisinin biraz daha makbul olmasıdır.
Siyasilerimizden ekranlara yansıyan konuşmalara baktığımızda şaşmamak elden gelmiyor. Tarih bilgisinden yoksun ve o yönde eğitim almamış kişiler boyuna ahkâm kesiyorlar. Geçer akçeleri de üstü kapalı Atatürk’ü, uluorta İsmet Paşa’yı, devrimleri ve askeri kötülemeye çalışmak… Bazen cüretlerini öyle arttırıyorlar ki, vergi vermediler diye İsmet Paşa, Dersimi bombaladı diyenler bile çıkıyor!.. Böyle yapınca da ağababalarından aferin alacaklarını sanıyorlar. Son günlerde moda olan da sürekli askere saldırmayı ilke edinen, etnik ayrımcılık yapan, bir takım gizli belgeler(!) açıklayan, malî kaynağının nereden geldiği belli olmayan bir gazetenin muhabirleri sürekli ekranlara çıkarılıyor. Türk kökenlilere karşı bazı etnik grupları öven saçma sapan konuşmalar yapıyorlar… Karşılarındaki pek çok insanı da abu sabuk sözleriyle deli ediyorlar.
Basındaki vıcık vıcıklığın tipik örneklerinden birisi geçenlerde yine bir iş adamının televizyonunda yaşandı. Başbakan, televizyonumuzda, sorularımızı yanıtlayacak diye anonslar yapıldı. Sunucu ise bir süre önce Vatan’dan ayrılan ve hükümete karşı yazılarıyla tanınmış bir gazeteci…
Merak ettik; hükümetin her icraatına karşıt yazılar yazan sunucu bu kez acaba Başbakana ne gibi sorular yöneltecek diye… Başbakan da hükümeti aleyhine bir süre öncesine kadar aleyhte yazan bu gazetecinin karşısına çıktığına göre kendisine güveniyor diye düşündük…
Ne var ki, o programda ne ilke ve ne de gazetecilik vardı… Eski ustalarımızın deyişiyle gazetecilik hâk ile yeksân edildi!..
Al gülüm ver gülüm hesabı, çanak sorularla program gerçekleştirildi, güncel çözüm bekleyen önemli sorunlar, muhalefetin meydanlarda söylediklerinin hiç birisi konu olmamış!.. Mış mış diyorum programın daha başında ne olacağı belli olduğundan kanal değiştirtmiştim. Sonradan izleyenler anlattılar ertesi günü bazı köşe yazarları konuyu enine boyuna gündeme taşıdılar.
Necati Doğru, sorulmayanı soracaktı, yazılmayanı yazacaktı, iktidarın borazanı olmayacaktı diyor. Belli ki, Necati Doğru, sunucunun çanak sorularından rahatsız olmuş… Kısacası seçim meydanlarında söylenenler bir kez daha ekranlarda yinelenmiş...
Büyük olasılıkla, yazı dili iyi olan o yetenekli gazeteci kurban seçilmiş ve kurban da edilmiş…
Mustafa Mutlu da köşesinde o gazetecinin çok değil, 5 Aralık 2008’de yazdığı “Hadi oradan be!” başlıklı yazından pasajlar ekleyerek bir gazetecinin on beş ayda nasıl değişebileceğini ortaya koyuvermiş... Vatan’da yazdığı dönemlerde gözünün yaşına bakmadığı, eleştirdiği kişinin karşısında ezilip bükülmelerini dile getirmiş… Kısacası bu olay gazetecilik eğitimi veren üniversitelerimizdeki derslerde örnek olarak okutulmalı, ardından da siz sakın meslek yaşamınızda böyle gazeteci olmayın denilmelidir.
Öğrendiğimize göre bu gazeteci kendisini eleştirenlere sonradan “köpek” demiş…
Gazetecilerin, aydın geçinen uzmanların, bilimsel kişilikleri olan akademisyenlerin çok daha özel, tutarlı durumları olmalıdır. Onlar toplumu aydınlatacak, gerçekleri saptırmadan anlatacak kişilerdir… Bakıyorsunuz çoğu tam tersi… Televizyon programlarına katılanlara acaba diş kirası ödeniyor da ona göre mi konuşuyorlar? Bilemeyiz… Gazetenin birisi bu tür konuşmacılar için emzikliler diye harika bir tanım yapmıştı; gel de katılma… İçlerinden bazılarını tanırım gerçek düşünceleri ile televizyonlardaki konuşmaları taban tabana zıt… O zaman bu ne biçim uzmanlık, akademisyenlik diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. İçimden bağırmak geliyor; onlar akademisyense ben hiç değilim.
Basındaki bu vıcık vıcıklığın, seviye düşüklüğünün asıl sorumlusu kimler diye düşünüldüğünde insanın aklına çeşit çeşit yanıtlar geliyor…
Öncelikle suçlu, o yayın organını yöneten, çatma değil gerçek yönetmenlerdir. İyice araştırılmadan kendisine köşe verilenlerin bir süre sonra başka yerlere geçtiklerinde, önceki yazılarıyla taban tabana zıt yazmalarına şahit olmuyor muyuz? Hem sonra bizde artık köşe yazarlığı tepeden inme siyaset destekli olmuyor mu?
Günümüz köşe yazarlarından beşi, onu dışında kalanları okurken bir süre sonra onların da cephe değiştireceği aklınıza geliyor mu?
Para, ün ve koltuk her insanın zaafıdır… Çoğu insan gibi gazetecinin de yumuşak karnı… Yumuşak karnı yakaladığında siyasilerin emri altına girmesi, onların istekleri doğrultusunda yazmasının çok kolay olabileceğini hiç düşündünüz mü?
O zaman hangi köşe yazarına güveneceğiz?
Kaldı ki, bir süre önce aynı kaderi paylaştığınız arkadaşlarınız gün gelip sizi eleştirdiğinde onlara “köpek” demek hangi terbiyeye ve hangi basın ahlakına sığıyor?
Burada aldanan da sanırım her yazıya inanan safdiller oluyor…
Ne yazık ki, bazı yazarları tenzih ederim, basınımızın en vıcık vıcık dönemini yaşıyoruz. Başka bir yazımda dile getireceğim mütareke basınına rahmet okuturcusuna…
erdemyucel2002@hotmail.com
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.