Şehir-siz
Değişen tek şey suç ortaklarımızdı…
Elma şekeri tadındasın sen. Şöyle kıpkırmızı ağız sulandıran, kocaman, parlak bir elma şekeri tadında. Ne bileyim işte ne zaman elma şekeri görsem aklıma sen gelirsin birde güleç çocukluğumuz. Elma şekerleri vitrinde artık, sokakta satmak yasak. Bizim elma şekerlerimiz evde yapılırdı, sokakta yapılanlar temiz değil diye. Ve ben hep sokaktaki için ağlardım, sende bana uyardın. Sokakta elma şekeri yok artık, elma şekerleri vitrine kalkmış.
Bazen düşünürümde sen hep vardın. Biz hep vardık. Sahi ya biz seninle ne zamandır varız? Anlatılanlara göre ilk adımımızı birlikte atmışız. Kendimizi bilmeden birbirimizi bilmişiz yani. Kendimizi bildikten sonra ise ilk dediğimiz her şeyde birlikteydik. Zamanla değişen tek şey suç ortaklarımızın sayısıydı.
Yap denileni yapardın
Sen kasabada yaşardın, ben büyük şehirde. Her gün tatil olsun isterdim. Hafta sonu tatili, yaz tatili... Tatil olsunda ne tatili olursa olsun. Tatil demek sen demekti benim için; atlamak, zıplamak, düşmek demekti. Ben kafesten kurtulmuş kuş gibi olurdum orada. Büyük şehirde çocuk olmanın tadı yoktu; caddeler hep kalabalıktı çünkü. Sense şaşkınlıkla beni izler, sonra büyüklere aldırmadan bana uyardın. Sen öyle sakin, öyle sessiz, öyle uysaldın ki... Yap denileni yapardın. Bir gün yolun ortasında senin ayakkabını giymek istemiştim ve sen hiç itirazsız çıkarıp vermiştin. Ben olsam ortalığı yangın yerine çevirirdim. Bencillikten değil bilirsin beni; bir nedeni olmalıydı ayakkabılarımı vermem için. Sebebini anlatmadan hiçbir şey yaptıramazlardı bana. Bu yüzden ne çok soru sorardım çocukken. İlla bilmeliydim bütün olan bitenin nedenini. Ne akıllı çocuk derdi ninelerimiz, koca teyzelerimiz senin için. Benim içinse ecinni gibi bu kız dur şunu bir okuyup üfleyelim.
Yaz bahçelerinin çocuklarıydık biz. Bağbozumu bizsiz olmazdı. Ne şenlikli olurdu bağbozumları. Ben yine herkesi yıldırırdım 'neden' diye başlayan cümlelerimle. Sen bana uymakla suçlanırdın; ben seni ayartmakla. Oynak türküler söylerdi üzüm kesenler, bizde ekmeğe mama dediğimiz Türkçemizle eşlik ederdik; ayağı şalvarlı, yüreği sevdalı ablalarımıza; ablalarımıza caka satan delikanlı ağabeylerimize. Herkes eve arabayla dönerdi, biz at arabasına binerdik. Atların çektiği arabanın tıkırtısı ninni olurdu kulaklarımıza. Bol yıldızlı gökyüzüne dalıp hayallenirdik çocuk aklımızla. Biz seninle küçük dünyaların büyük umutlu çocuklarıydık. Her şey bir öğlen uykusu rüyası gibiydi; sıcacık.
Vitrine kaldırdılar çocukluğumuzu
Bir gün büyüdünüz dediler bize. İzinsiz, habersiz vitrine kaldırdılar bizim çocukluğumuzu da; çocukluğumuz elma şekerleri ile yan yana. Bağdan kesilen ilk üzüm salkımı bizim değil artık. Şeftalileri dalından koparıp yemiyoruz. İncir yemek için mutfak damına çıkmıyoruz. Sen bana uymuyorsun yaramazlık yaparken, bende soru sormuyorum eskisi gibi. Bağbozumlarının yerini yürek bozgunları aldı. Bir gün büyüdünüz dediler bize ve bir daha dizim kanamadı benim.
Biz şimdi seninle hayatı sorguluyor, insan ilişkilerini çözmeye çalışıyor, kendimizi hayata hazırlıyoruz. Aşklarımızı anlatıyoruz bir ağlayıp bir gülerek. Yarınlar bizi bekliyor; büyük dünyanın küçük insanları olmayı öğreniyoruz, yine beraberiz. Yalnız kaldığımızda ben yine yaramazım; sen bana uyansın... Elma şekeri yemiyoruz artık çocukluğumuz vitrinde yalnız kalmasın diye. Manavdan meyve almıyoruz, ağaçlarımız bize küsmesin diye. Kanayan bir yerimizde yok, yüreklere boş verirsek.
Büyük dünyanın küçük umutlu insanları olsak da elma şekeri tadındasın sen. Şöyle kıpkırmızı, kocaman, ağız sulandıran, parlak bir elma şekeri tadında; ama evde yapılanlarından. Ne bileyim işte ne zaman elma şekeri görsem ben...
Bir gece kaybolmuş mazimde
Eskitilmiş bir şehrin isimsiz sokağı. Ağzından köpükler saça saça bir cellât; mahremime pusu kurmuş. Avucumda bir kesik, pusuyu yırtmışım, kanım kara karışmış, vakitlerden sabah namazı. Kar görmüş her şeyi, gözleri kan kırmızıymış. Gazeteler büyük puntolarla anlatmış bir cinayeti; bir cellât, kuş uçmaz kervan geçmez yüreği; yağmur olsa toprağa düşmez. Ata sayıp şeytanı ellerinden öpmüş. Namlusunda tek kurşun; kendisi gibi kahpeymiş. Üç hayatı şah damarından vurmuş. Aklımın kıyılarından geçmez sureti; gazetelerden dinledim cinayeti.
Bir gece kaybolmuş mazimde. Aklım kar ayazında donmuş. Takvimlerden tarih silindi; aklımdan pusu. Gece sırrını bana dökmüş; kaldırırsam ömrüm parçalanacak bilirim. Bin yıldır suskunum, Frig vadisi'ne kadar suskunum. Sesim isimsiz sokakta gömülü. Konuşursam kelimelerimde ölürüm. Kaybolmuş mazimde; bir gecede ruhum sağır, dilsiz.
Caddelerinden denizler akan şehrime sığındım. Liman liman gezdirdim yüreğimi. Aklımı İda dağlarına kaçırdım. İmbat kan ter içinde efkârımı dağıttı. Başımda tüten özlem değil, baba ocağı. Mahremim anlımda onur nişanı. Gece kadar suskunum yine. Ve deniz gezmiş yüreğime ne zaman kar ayazı düşse; belleğim yanar ellerimde.
Sırtında hançerlendi onuru
O'na sorsan bu dünyadan değildi. Ortaçağ şövalyelerinden mirastı ruhu ve kılıcından keskindi onuru. Kutsal kitaplar gibi baş üstünde taşırdı. Ekmek kadar hayattı. Bir gün sırtında hançerlendi onuru, ağır yaralıydı. baş eğip affetmedi, dönemem bir daha, bir özür kapatmaz bu yaramı dedi. En ateşlisinden sövüp yüzünü geleceğe döndü. Bir gecede yaktı geçmişini. Küstüğü dağın odununu kesmeyenlerdendi. Onuruyla vurdu beni. Onuruna bir sevda yaktım ki...
İsimsizdi, henüz bir yıllık şövalyeymiş sonradan öğrendim. Ne tarih yazıyordu adını, ne de şimdiki zaman. Hiçbir epikte geçmiyordu adı. Bir yıllık kahramanmış, bir tek ben tanırmışım. Herkesin bildiği aynı ip üstünde sirk cambazı, bir ayağı ipten kaçık. Ortaçağ şato eğlencelerinden almış soytarı ruhunu. İnanmadım, aynalar tuttum asaletine, sureti görünmedi hiçbirisinde, öylesine asılsız. Ne demekti ar, onur, namus? Bamteliydi hayatının ben öyle bilirdim. Dilde ağır yaşamda hafif laflarıymış soytarı kahramanın. Herkesin dilinde hafifmiş adı, hiçbir şey olmaya yakın.
Aynanın hangi yüzündesin şimdi?
Sen! Küstüğü dağın odunun kesmeyen. İkiyüzlü aynanın hangi yüzündesin şimdi? Sövdüğün, sövüldüğün sırtların yüzüne ne zaman geçtin? Hangi hatıranın yüzü suyunadır bu dönüşün? Hani yakmıştın hepsini, hiçbir iz kalmamıştı dostluğuna dair. Ve bir özür duymadan dönmüşsün, dönmem dediğin yüzlere. Sakalından akıyor şimdi yüzüne yakışmayan, namus yeminleri. Kestiğin odunların ağırlığından iki büklüm olmuş bedenin; karşımda bir daha dik duramazsın bilirim. Tüttürdüğün barış çubuklarının isiyle kararırsın günbegün. Murat dağı barış almaz artık görmez misin? Bu kadar mı kendine müebbetsin?
Ne düğü belirsizsin şimdi soytarı mı, onurunu satmış kahraman mı? Aşkının bittiği gün değil; onurunu sattığın gün düştün ömrümden. Ve ben ki senin onuruna sevda yazmışım katli vaciptir kalemimin.
Figen GÜÇLÜ
Yayın Tarihi: 2011-03-20 15:55:45
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.