Şehir-siz
Hüznümün rengi mora çalıyor…
Sen gidiyordun. Uzaklaştığını, sona yaklaştığımızı her gün biraz daha anlıyordum. Gitmekte oluşunu her hissedişimde yüreğimin çıplaklığı bir kat daha fazlalaşıyordu. Ben bu çıplaklıktan utanıyor, giydirmeye çalışıyordum yüreğimi; ama sen durmuyor gidiyordun. Gidişini engellemek mümkün değildi; çünkü sende değildi hayatının mülkiyeti.
Evden çıkıyorsun, anıların senin suretinden sıyrılıp dört bir tarafa yayılıyor. Bıraktığın ayak izlerinden alevler çıkıp tüm bedenimi kavuruyor. Penceremden seni izliyorum; sokaktaki tüm evler gözlerini kapatmış; yalnız benim evimin açık ve acıdan temelleri sarsılıyor. Varlığının kırmızılığı yokluğunun siyahıyla birleşiyor ve hüznümün rengi mora çalıyor. Mor hüzünler süzülüyor odama, senin kokunla birleşiyor ve bu keskin koku yüreğimi daha da çok yakıyor.
Bu karanlıklar korkutur seni
İçimde bıraktığın boşluklara yalnızlık fütursuzca yerleşiyor. Sessizliğim yalnızlığımı ağırlıyor. Bir sızı yatıyor koynumda; boyumca. Ömrümün karşı kıyılarından; suretsiz bir çocuk çığlığı yırtıyor rüyalarımı. Kıyılarına yüzüyorum suretsizin. Bakıyorum bana benziyor şimdi. Ağlama; diyorum, bu bir rüya. Bu karanlıklar korkutur seni, güneşe git, o avutsun seni. Sana dönüyor sureti gözleri gözlerimi yaralıyor; bu rüya değil, bu bir Araf diyor. Gidemem güneşe duygusuzluğundan utanırım, bizi o yakmadı mı? diyor. Boynum bükülüyor; "Biliyorum. Diğerlerine acıdı mı ki bize acısın" diyebiliyorum sadece. Kelimelerimiz havada çarpışıyor; kırılıyoruz en mahrem yerimizden. Avucumda suretsiz çocuk, ayağımda pembe çoraplarım. Çaresiz, bırakıp kendimi Arafat kıyılarıma yüzüyorum.
Öyle yanıyor ki canım; yüreğim dayanmıyor. Elimde kalanlarla; anlatmadan, hatırlamadan yaşamalıyım. Acım beni inancıma daha da yaklaştırıyor. İçimdeki o en gerçek sese sığınıyorum. Yüreğimin çıplaklığını O'nun ilahi inancıyla giydiriyorum. Geceler Araf, günler şaşkın. Anlatamam, anlayamazsınız; yalnız Allah şahit çektiğim acıya. Acım ikimizin oluyor ve O bu acıya dayanamayıp ağlıyor şimdi. İçime işliyor gözyaşları, güneşin yaktıklarını söndürmeye çalışıyor. Sizler yağmurdan kaçıyorsunuz, oysa yağmur değil bu, O'nun; suretsiz çocuğun acısına, Arafat’ta kalmış gecelere döktüğü gözyaşları.
Kendini affedemediğin için…
Unutma ki kendinsin aslında sevdiğin, kızdığın, öfkelendiğin. Karşındakiler yansımadır, senin yansımandır sadece. Ne ağlamak çözümdür çaresizliğine, ne de boşluğa bırakmak bedenini. Ne sevgini paylaşabilecek kadar cesursun, ne öfkeni gösterebilecek kadar korkusuz. Kendini affedemediğin için affedemezsin hiçbirisini. İçinde yapamadıklarının pişmanlığı. Ve kendinden kaçamadığın için kaçarsın hepsinden. Aşkın dört atlısıdır şehirlerine sürülen. Göğsünde aşk değil adı bin yıllık günahtır. Boyun kadar günah, günah kadar yasak. Sen yasak şerbete vurgunsun. Kaderin yağmalanacak, her şey talan olacak.
Sürgünüm artık mevsimler boyu. Doğduğum şehre küskün. Sürgüne gidenlerin adresi olmazmış adressiz ömrüm. Fahişe gecelerde yol aldım düşlerine. Neye uyanacağımı bilmeden yasaklığına kapandı gözlerim. Kimseye anlatamadığım yaralarım kalemimde kanadı. İçimde solan çiçeklerim kalemimde açtılar. Ömrümün şu son anında minaresine sığındığım camiler günahımdan utandırır beni. Bütün dinlerle bakıyorum yüzüne, bütün dillerle. Türkülerim kanıyor dilimde; kaçıyorum senden Meryem'in İsa'ya acısıdır yüreği dağlayan şimdi. Cennetten kovulmak mıdır yüzümü kızartan, yoksa yasak şerbete vurulmak mı? Bilirim acım çürütecek bedenimi topraktan önce, bilirim bereketimde terk edecek bir gün beni. Ve ben şimdi hangi çarmıha gereyim bu geçmişi?
Yazmışlar, adı aşk olmuş…
Herkesin yazdığı kendi masalıymış ki geç anlamış bunu. Tam kendi masalını yazacakmış ki kız, adam gelip elini tutmuş, birlikte yazalım demiş. Yazmışlar; adı, aşk olmuş, biz olmuşlar, mutluluk olmuş. Sonsuzmuş, çokmuş, coşkuymuş. Tam gökten üç elma düşecekmiş birileri gelip kalem tutan ellerini kırmış. En güzel düşleri kuştüyü yastıklarla boğulmuş. Aşkları yağmalanmış. Geceleri yalnızlık olmuş, zaman hasret doğurmuş iki adım yollara. Hayatları çalınmış; adı, hüzün olmuş, yüreklere sığmayan ateş olmuş, ömürlere bedel olmuş.
Adamın kendinden başka kimsesi kalmamış. Her gece parçalanırmış bedeni yalnızlıktan, sabah hücrelerini bulamazmış. Gecelerin günlere bağlandığı saatlerde o kalbini zincirlermiş en mahremine. Adamdan başka kimsecikler yokmuş. Kendi suretine koşarken aynalara hep ayağı burkulmuş, aynalar binbir parça olurmuş. Sureti hep yarım yamalak bakarmış yüzüne. Sesi duvarlara çarpar, kendine dönermiş yine. Sesinin karşılığı yokmuş yaşadığı evde; doğduğu kucaklarda ölürmüş her gece. Mutluyum diyemeyecek kadar güçsüz, sevdasını gösteremeyecek kadar görünmezmiş evinde. Öyle sessiz, öyle yokmuş ki, adamın adı hiçbir şey olmuş.
Hiçbir kurbağayı prens sanıp öpmemiş kız, hiçbir elmayı sihirli sanıp ısırmamış. Kimsenin izini taşımamış göğsünde ve kimsenin lekesi düşmemiş yüzüne. Koynunda sakladığı bir dünya olmamış; inandığı tek sihir, uğruna inandığı birlikte masal yazdığıymış.
Ve bir varmış bir yokmuş kız... Bak senin masalın olmuş. Elindeymiş sonu ve mutlu bitir diyemeyecek kadar gururluymuş.
Figen GÜÇLÜ
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.