Şehir-siz

 Küflü notalardan bir ayrılık yazılır…

 Adımın anlamı 'gölge düşürendir' benim. Herkesin kaderi adına benzer bilir misin? Adım ömrünü gölgeler, düşmelisin gönül telimden. Sesin küflenir gölgesi nemli bestelerimde ve zamansız girdiğin şarkımda; seslerimiz yakışmaz ve sözlerimiz tutmaz birbirini. Küf kokulu bir düet olur; üryan notalarında, çaresizlik rezilliğini ayyuka çıkaran. Ve küflü notalarından bir ayrılık yazılır alnımıza.

Toplanmamış zamanlar dağınığında yaşıyorum ben. Kaç gün olmuş ben anamın rahmine düşeli ve kaç gün olmuş ömür şarkım besteleneli? Dün olanlar bugünde olacak yarında. Zaman denilen hazır olmak demek değil midir? Beklemiyordum gelişini; zamansızız henüz; hazırlık telaşıyız. İki boylam arası kadar vakit farkıyız. Boylamlar arası savaşlar başlar, zamanlarımız birbirine yetişmeye çalışır. Eşitlenemez iki taraf; ben erken olurum, sen geç. Her gece aramızda  uzanır savaş bıkkını küflü zamanlar. Gelmemeni istediğim kadar istemedim hiçbir şeyi. Akortsuz bir aşkta, düşler ayrılığı, bu zamansızlık. Adım ağır gelir, vakitler tamamlamaz birbirini. Adımın gölgesinde küflenir aşk ve küflü aşkımıza ayrılık yazılır boylamlar arası.

 Ömür melodimizin nakaratıdır bu; ayrılığın bamtelinden gelir tınıları. Hiçbir ayrılık yakışmaz bir nakarata bu kadar ve hiçbir şey hak etmez ayrılığı aşk kadar. Dilimiz aşk yanığı, ayrılığı üfleyerek içelim ve rezillik bir ayrıcalıksa küflü düetimizin şerefine son kez ayrılalım.

 Dinsin artık fırtınaların

 Geçmiş hesapların rüzgârlarıdır bizi bugünlere getiren. Dinsin artık fırtınaların; hesabın mahşere kaldı, bana yokluğun. Birde gürültülü bir kalabalık bıraktın; hepsi yokluğunun sahte varisi. Sensizliğin ‘ah’ındadır kimsesiz sabahlarım. Usulsüz bir yalnızlık yüzümün bir tarafı. Secdeye değen yüzüm ıslak bir isyan bırakır mihraba, isyanım minarelerden yayılır. Yüreğimde yoluğunun öfkesi tortulanır. Kadın yanım sende ölmüş; üryan düşleri kalmış bana vakitli vakitsiz aklıma düşen, boynumda düş morlukları. Aşk sızım, gittiğin günden beri aşksızım. Uyuyamam yatağımda; rüyalarım yataksız bir nehir. Sularımla yüzünü çizerim duvarlara. Bir nefeste kurursun, izin düşmez bugüne. Hep dünsün, yalnız adın var bugünde; varlığın yokluğuna kaç gece uzaktır ki ve bir gece en fazla kaç yıl sürebilir ki?

Pazartesi perşembe nöbetlerine asılır ölgün gülüşün; yanına soluksuzluğum. Omuzbaşlarımızda iki melek, meleklerin cinsiyeti olmazmış; iki yiğit omuzlarımızda; nazarboncukları soyadının. Attığımız imzanın en güzel armağanı. Çağıldayan gençlikleri yokluğuna kelepçeli. Gölgelenemez ömürleri; kaldırımlar utanır suçsuzluklarından. Eğer yaşam bedel ödemekse; biz tüm hesabı kapatırız bu hasretle. Mezar taşıyım bıraktığın her şeye; kıyamete kadar beklerim başlarını.

Bilirim ki elbet sabah olacak bir gün. Bir gece en fazla kaç yıl sürer ki? Sürgün kapıların açılacak ve balıkçının gür merhabasıyla karşılayacağım seni. Tüm sayfalarımı açacağım yeniden koşulsuz, şartsız. Ak saçlarımızdan akacak boz bulanık puslu takvim artıkları. Toza toprağa karmış yüreğimize 'beni yıka' yazacak içimizdeki çocuk en oyunbaz haliyle. Gözlerinin mavisinde yıkanacak yüreklerimiz. Ve bitimsiz bir vuslat başlayacak

 Eski fotoğraflardan daha eski yüzüm

 Tüm yaralarım üç kere sarıldı benim. Her dileğim üç kere gerçek oldu. Ne zaman düşsem üç kere kalktım yerden. Her hatamda üç kere sızladı vicdanım. Üç dağın baharında patladı tomurcuklarım. Üç babam var çünkü benim. Üç onurlu adam, bastıkları toprağa yüz sürdüğüm. Üç koca çınar alın terleriyle sulamışlar köklerini. Üç babam var emeklerinin rahminde büyütmüşler beni. Yeşil kapılı evin bahçesinde bir avuç toprak bulaşığı ağzım. Bir avlu serinliği tüm fotoğraflar. Gülümseyen yüzlerimizde nane şekeri ferahlığı. Ne zaman sizden uzun oldu boyum, bir arpa boyu yol almamışken hayatta. Her kelime bir sancı yüreğime. Anlatamaz güzelliğinizi, kalemimde düğümlenir kelimeler.

Eski fotoğraflardan daha eski şimdi yüzüm, büyümüşüm. Suçlarım büyümüş; suçlarımın itirafçısı şiirlerim büyümüş. Bir eşik olmuşken yaşım, saçlarınızı yakmışım gecelerime. Umutlarımdan umutsuzluk doğmuş her başlangıcıma. Her başlangıç bir parmak bal tadı, gerisi elimde mühürlü bir zarf; içinden hep bereketsizlik çıkan. Bir hiçliğe yazılır ömrüm. Bereketsizliğim boynumda yağlı ilmek; ne öldürür, ne nefes aldırır. İki arada bir derede hayatım. Bilsem ki fotoğraflarda da öleceğim, son atımlık kurşunu göğsüme çeviririm. Üç babam var benim; bir kere ölürsem bin kere ölür ciğerlerinde nefesleri. Aldıklarımın üstüne caba ağıtlanır gönülleri.

 Alın teri ile sulanmışız

 Büyümek denilen sancılı bir terk ediş hayalleri. Ben hayallerimin terkinde; aklımın rotası şaşmış; gölgenize sığınır şimdi. Aldıklarımın bedeli düşmekse ömrünüzden, ben hazırım tüm bedellere. Ama bilirim ki tutacaksınız beni yine bereketli ellerinizle. Tutulurum göğünüze içimde layık olamamanın ezginliği ile. Baba olmak her şeye rağmen katlanmak, sevmek sanatı mıdır?

Üç babam var benim. Biri babam; ikisi amcam. Üç babanın altı çocuğu. Anadan doğma değil kardeşliğimiz, helalinden bölüştüğümüz ekmekten. Altı kardeş, üç babanın emek rahminde büyümüşüz, alın teri ile sulanmışız. Bu yazı hepimizden bir parça, siz beşiniz satır aralarında gizlisiniz. Aldıklarımız yerine konulamaz; hatalarımız, kekliğin boynuna halka, efenin sırtına hançer, minnoşa it dalaşı oldu. Ve bir özürle dinmez babaların kalp ağrıları.

Üç babamız var bizim ve üç kere yetim kalacağız biz...

Ve biz altı kardeş hiçbir zaman düştüğümüz yerde kalmayacağız, babalarımız olmasa da. Emeğin, sevginin ve paylaşmanın verdiği o güzellik, o iyilik adına; yaşam savaşsa paylaşımsa; sevgi emekse; bedenler yorgun gönüller uzağı kolluyorsa, eller geleceğe kenetlenmişse, hüzünle mutluluk  ayrılmazsa, doğrularla yanlışlarla iyi ki yaşadıysak, pişman değilsek birbirimizden; iyi ki varsınız, iyi ki babamızsınız, iyi ki kardeşiz...

 

Figen GÜÇLÜ

 

 

 

Yayın Tarihi: 2011-03-20 15:55:16