Hayatına bir çizgi çekmişler
adına da kader demişler!..
Kader bu işte seçemiyorsun ki istediğin hayatı, doğuştan her birimize bahşedilmiş yaşa yaşayabildiğin kadar sende, ister memnun ol ister kahrol, kimsenin umurunda değil ki…
Ya anadan-babadan zengin doğarsın, dünya nimetlerini sonuna kadar sömürür, hep başrole oynarsın, ya da yoksul doğar figürasyonla idare edip dünya nimetlerine sadece göz ucuyla bakarsın…
Ne acıdır ki kadere dur diyemiyoruz, bazen değiştirelim, hep böyle gitmez diyecek olsak mutlaka bir yerden bize kendini gösterip, ben senin için böyle yazdım, rolü beğenmiyorsan oynama kardeşim diyor!
ZENGİN NE BİLİR ACIYI
Oynama demesi kolay, gelmişsin bir yere doldurmadan süreni gidiş yok buralardan… O yüzden paşa paşa katlanıyorsun sana yazılan role… Çoğu zaman imrenerek, genellikle de ağlayıp sızlanarak bazı şeylere, hayat geçip gidiyor.
Bazen düşünüyorsun, zengin doğsaydım nasıl olurdu hayat rolüm acaba! Zengin biri düşünür mü ki, yoksulluğun acısını, erişememenin verdiği o derin yarayı bilir mi ki?
Yok, be, kardeşim ne gezer!
İki farklı dünya burası, her şey farklı, yemeniz, içmeniz, gezmeniz, tozmanız, markalarınız bile farklı…
Sen doğarsın sigorta hastanesinde (biraz şanslıysan), onlar doğar dünyanın bir ucu Amerika’da malum çift pasaport davasına…
SEN ÇALARSIN KAVAL, SAZ
Sen yersin bebek iken pirinç unu mama, onlar yer kutusu bilmem kaç Euro’luk özel mama...
Sen ana kucağında büyürsün (ama en tatlısı o ya), onlar dadı kucağında.
Okul çağın geldi, hadi koş okula… Sen gidersin mahalle arası ilkokula, onlar gider özel okula, yetmedi üstüne bir de yabancı hoca...
Sen çalarsın kaval, saz onlar çalar piyano, bas…
Parasızlıktan liseyi bitirebilirsen sana ne ala, ama onlar master için yine Amerika’da…
Vatan görevi namus borcu diyip gidersin askere, 15 ay uzak kalırsın ana ocağından… Onlar master, yüksek lisans ayağına gelirler 35–40 yaşına, elbet kısa dönem gideriz, acelesi ne yaaa…
Sen iş ararsın ama bütün kapılar sana duvar, onlara geldi mi hatır için kapı, duvar, pencere hepsi ardına kadar açılır… Sen üç kuruş kazanıp, ev geçindirmek için uğraşırken; onlar Bebek, Kanyon, İstinye, Nişantaşı’nda o üç kuruşu bahşiş ederler sağa sola…
GARİP KUŞ GİBİ ÇIRPINIRSIN
Koca bir ömür böyle geçer, sonra hak vaki olup ölüm kapıyı çalınca, herkes eşitmiş ya ölünce, hep öyle derler ama ne gezer… Onlar Aşiyan, falan-filan, denize nazır, kubbeli lahitlerde, sen şanslı isen bir devlet mezarlığında, mütevazı mermerli bir kabristan, şansızsan kimsesizler mezarlığında adı konmamış, ufacık tahta parçalı bir toprak…
İşte olay bu… Kadere yaparsın bazen isyan ama nafile, yoksul doğarsın, kalabalığın içinde bir garip kuş gibi çırpınırsın, hele sevgi de yoksa etrafında, yaşanmaz olur sana dünya… Ulaşmaya çalışırsın her şeye, yetişemezsin hiçbir şeye, aklın, gözün, kalbin kalır her şeyde; iraden kuvvetliyse, efendi gibi yaşarsın, yoksul ama onurunla…
Senin hayatın tıpkı bir Edip Akbayram şarkısı tadında…
“Kurumuş yeşil otları, toprak olmuş umutları
Gökte mavi bulutları, bu mezarda bir garip var
Bu mezarda bir garip var
Garip garip garip garip”
Funda ERKOÇ