Sevgili dostum, uzun zamandır yine yazamadım. Günün büyük bir çoğunluğunu ekonomik kaygılar içinde bocalarken geçirdiğim, kalan kısmında da önceleri tembellikten, sonraları da peş peşe yatağa düşen hastalar yüzünden klavyenin başına geçemedim bir türlü. Tabii bütün bunların yanına artık mahkûmu olduğumuz bilgisayarın arızalanması da dâhil…
Özellikle Ramazan Bayramı’ndan bu yana annemin rahatsızlığı nedeniyle yaklaşık 20 gün boyunca vaktimin büyük bir çoğunluğu hastanelerde, doktor kapılarında, laboratuar önlerinde geçti. Korku ve endişe dolu bekleyiş yüreğimi sıkıştırdı, sinir katsayımı artırdı… Allah saklasın anamı kaybetme korkusu uykularımı kaçırdı.
Analarımızın çektiği çile
Bütün bu hengâme arasında bundan önceki yazımda bir hatırasını naklettiğim sevgili iş arkadaşım Halil Yumuşak’ın gönderdiği bir hikâyecik aklıma geldi. Analarımızın çektiği çileyi, sıkıntıyı, hasreti ve bütün bunların karşılığında gördüğü vefasızlığı çok güzel dile getiriyordu. Fazla söze gerek yok. Halil kardeşimin yaşadıklarını hemen hepimiz yaşadık. Gel, seninle birlikte Halil’in o duygu dolu satırlarını okuyalım:
Çektiği çileyi ben bilirim
“Ana rahminde çekmeye başladım çileyi. Anamın, sırtında pamuk sepetleriyle dolaşırken çektiği ıstırabı ben bilirim. Gözlerini gökyüzüne dikmişken kurduğu hayallere ben şahit oldum.
Beni doğururken çektiği çileyi ben bilirim.
Ben bilirim onca yokluk ve sefalet içinde, bin bir zorlukla beni nasıl beslediğini.
Ben bilirim.
Bana bakarken, gelecek kaygısı içinde hüzünlenirken ve ağlarken ben oradaydım.
Okula başladığımda ilk o tuttu elimden, ilk nasihati o verdi bana…
Tanrı şahidimdir, yoksulluk ve sefalet içinde, yarım ekmek arasına doğranan yüreğini nasıl unutabilirim…
Her gün okuldan gelirken uzaktan bana bakışını ve umut bağladığını ben bilirim.
“Sen adam olacaksın” diyen ilk o olmuştur…
Anamın gözyaşları
Babama kızıp okulu bıraktığımda ilk onun hayalleri yıkılmıştı ve hüzünlü bir yürekle bana bakıp gözyaşı döken bir tek o oldu…
Gurbet yoluna düştüğüm zaman arkamdan bir tas su döküp ağlayan da o’ydu…
Her gece rüyalarıma girip beni kahreden ve gizlice ağlatan da o’dur…
Askerlik vakti geldiğinde sabaha kadar gözü uyku tutmayan, vatan görevi yaptığım sürece her gün yolumu gözleyen de o’dur…
İşte ayrılık vakti geldi, elkızı geliyor, ayrılık yolu gözüktü ve gözünden sakındığı biricik evladını artık eskisi gibi göremeyecek…
Peki, ya biz ne yaptık?
Hani sancısını çeken, emziren, yanı başında sabaha kadar beşik sallayan, uykusundan fedakârlık edip ninniler söyleyen, okula giderken elinde sımsıkı tutan, her gün “okuldan ne zaman dönecek” diye yol gözleyen, büyüyünce de bir türlü istekleri bitmeyen, tek varlığı biricik evladı artık yanı başında olmayacak.
Bizler onlar için çok değerliydik, öylesine değerliydik ki, bizim için canlarını bile vermeye hazırdılar…
Peki, bizler ne kadar değer verdik annelerimize?”
Evet sevgili dostum, okuyunca gözyaşlarını tutamadın değil mi?!..
Tıpkı benim gibi…
Analarımız bizleri yetiştirip bu yaşa getirene kadar çekmedikleri çile, katlanmadıkları zorluk kalmadı. Ama bizler onu bir kez olsun doktora götürürken bile oflayıp, pufluyoruz değil mi?
Gel bugün hiç oflayıp puflamadan anamız ne istiyorsa onu yapalım, ahir ömrümüzde bir kez olsun O’nu mutlu edelim…
Olmaz mı?!..
Ramazan GÜNTAY / www.hurriyetport.com
ramazan.guntay@gmail.com
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.