Düşün
‘Bir lira borç bulup evime
bir ekmek götüremedim’
Sevgili dostum, şu sıralar sana düzenli mektup yazmayı neredeyse bıraktım… Affet… Neden dersen, o kadar çok sıkıntı ve dert var ki, anlatmak bir ömür sürer belki… Kendi kişisel sıkıntılarım yanında ülkemin ve insanlarımın yaşadığı sıkıntı da beni bunaltıyor. Bir yandan insanlarımız akşam sofrasına nasıl ekmek götüreceğini düşünüyor. Diğer yandan İslam ülkelerinde yaşananlar ve bunları “düzeltme” vaadiyle dindaşlarımıza saldıranlar, daha dünyaya yeni “merhaba” diyebilmiş, bulabildiğiyle mutlu olmaya çalışan minik yavrularımızı vuruyor ne yazık ki… Coğrafyamızda yine kan gövdeyi götürüyor… Biz o sıkıntılardan uzak, ama daha başka sıkıntılarla boğuşuyoruz…
MİLYONLARCA İNSANIMIZ AÇ
Seçim yaklaştıkça, her zaman olduğu gibi vaadler birbirini izliyor… Siyasiler pembe tablolar çiziyor ve koltuğa oturunca da verdikleri sözleri unutuyorlar… Hatırlattığın zaman ise, “Aaa ben öyle mi demişim, yok canım sen yanlış anlamışsın”la veya “Ya söyledim ama şartlar buna elvermiyorlar”la bizi başlarından savıyorlar. Sadece biri değil, hemen hemen hepsi aynısını yapıyor… Dünyanın düzeniyle uğraşırken, ekonomimiz bizden daha kötü olanlardan bir nebze daha iyiyken bunlarla övünüyoruz. Ama sesleri çıkmayan, feryadı arşı inletmeyen milyonlarca insanımız aç ve sefil… Milyonlarca gencimiz işsiz… Hem de üniversite okumuş, kariyer yapmış, bir zamanlar arayıp da bulamadığımız mesleklere sahip gençlerimiz…
“1 LİRA BORÇ BULAMADIM”
Gazetede gece çalışırken bir vatandaş telefon etti. Emeklilerin durumunu anlatan, sıkıntılarını ve dileklerini dile getiren haberlerimiz için teşekkür etti. Sonra da, “Evladım, bu devlete 31 yıl hizmet verdim. 720 lira maaş alıyorum, yetmiyor. Bu akşam eve gelirken bir arkadaşımdan, eve ekmek götürebilmek için 1 lira borç istedim ama ne yazık ki bana (yok) dedi. Yani anlayacağın dün akşam eve bir ekmek bile götüremedim. O anda orada ölseydim daha iyiydi. Kahroldum” diyerek gözyaşı dökmeye başladı.
İçim parçalandı, yüreğim daraldı… Ben de başladım onunla gözyaşı dökmeye… Düşündüm ki, bu vatandaş gibi ve benim gibi hayatını sürdürebilmek için ayakta durmaya çalışan, onurundan, şerefinden taviz vermeyen, vermek istemeyen milyonlarca insan var…
Bunları düşünürken, muhterem arkadaşım Zülfiye Barutçu’nun, dünyanın dört bir yanında açlıktan kıvranan, ayağına pabuç diye pet su şişelerini geçiren, zalimlerin attığı bombalarla paramparça olup hayatını kaybeden çocuklar için yazdığı yazı gözüme ilişti. Satırlarıma burada son verirken seni Zülfiye Barutçu’nun satırlarıyla baş başa bırakıyorum:
“BİZE BİZDEN KALAN YİNE BİZİZ”
“Avuçlarında yasemenleri kuruyan çocuk... Yüreğine dokun...
Hayata dair söylenecek ne kadar da çok şeyimiz var... Günler art arda dizilip ardından muzır bir çocuk gibi tebessüm ediyor yüzümüze...
“Her şey bir yarıştan ibaretti. Bak... Seni geçtim” diyor ve çalımla savurup eteğini geçip gidiyor.
“Bize, bizden arta kalan yine biziz sadece... Fotoğraflardan yüreğimize asılıp duran sevgi dolu bakışlar... Ve yüreğimize sızıp için için yakan özlemler de olmasa... Hiçbir şey yaşamamışım. Doğmuşum ve donmuş kalmışım yıllar yılı” deyiverecek insan... Duyguların kesiştiği noktada, ayakta ve hayattayız aslında... Akıl çoğu yerde gururumuz ve dahi yaşamak için umudumuz olsa da, bir yerlerde yine donup kalacak akıllıca..
İnsan ne ile tasvir eder ki kendisini... Bir meçhulün kıyısında dolaşırken merhaba dediği ismiyle mi?
Aynaya her baktığında tarifi değişen suretiyle mi? Gezindiği yerlerin gölgesini taşıyan gözleriyle mi?! Dokundukça şekillenen, şekillendikçe şekillendiren elleriyle mi?! Kâinat mı sende, sen mi kâinatta nihan..
TARİF EDİLDİM TARİFSİZLİKLERLE
Yoksa derinlerde inleyen misin? Yusufî sevdaya düşüp bekleyen sen misin kuyularda yârânını? Ağyar eline düşen sen misin? Ağyar dilindeki Züleyha mısın yoksa?
Tarif edildim tarifsizliklerde... Talih bu ya, isimsizim. Dürdüler ismimi, tarihin dehlizlerine... An oldu ağladım gecelerce... “Ben kimim, bu gidiş nereye” diye…
Su diye şekerlere bandırdıkları emzikler sundular. İlkin ne tadını duydum şekerin, balın... Vurgunu vardı yüreğimde koparılmışlığın... Ve bir gün uyuttular beni... Hiç uyanamam sanmıştım. Gözlerimi gri bir göğe açmıştım korkuyla... Ya beynim, ya da gök sallanıyordu. Ne kitaplarım, ne de kalemim... Hiç biri yoktu yanımda. Kesilmiş ağaçların sofrasında, etrafımdaki mobilyalara bakıyordum yalnızca... Pencerem deniz özgürlüğüne değil, beton yalnızlığına mahkûmdu artık... Beynim, egzoz yorgunluğuna...
RUHLARIMIZI SEL BASIYOR
Ruhlarımızı, o gün bu gündür sel basıyor. Şehre asit yağmurları yağmış ne gam... Uyuşan benliğimizi sellerden hangi sal kurtarır şimdi... Sözüm ona “benlik” dedim... Hâl bu ya... Acaba hangi sel taşır bizi... Ya da hangi okyanusun tuğyânına sebep olur, gaflet yüklü ağırlıklarımız... Örselemedikçe hiçbir şeyini tanımıyor insan... Deşilmeyen taze, dokunulmayan hoş kokulu gelebiliyor uzaktan... Dilin ucuyla dokununca acı bile tatlı geliyor insana...
Aynanın karşısında ne de güzeldik oysa... Ne de tatlıydık... Hep kaçtığımız madalyonun öbür yüzü vardı. Hakikî kimliğimiz oradaydı. Oysa ne lezzetler değişmişti, ne de aynadaki suretimiz... Acılaşan yüreğimizi kusuyordu, dilimiz sadece...
AĞLATACAKSANIZ, SİZ AĞLATIN
Her gün aynı göğe bakan bizler değil miydik yoksa... Söyleyin artık aynalar... Konuşun, asırları yüklenen tozlu sayfaları anlatın... Anlatın beni... Ağlatacaksanız, siz ağlatın beni... Derinliğimde koca bir duvar... Hakikatle rüya arasında inceden bir zar... Kayboluyor insanlığım... Çığlıklarım gök kubbeyi dolduruyor yıllar yılı... Üzerimize yağmur değil, mazlumların, yetimlerin gözyaşları yağıyor.
Kapatıyorum gözlerimi ve yine dönüyorum kendi boşluğuma... Bir daha açamam, kaybolurum korkusuyla... Önce ağlattılar bizi, sonra susturdular; bir daha hiç ağlamamacasına...”
Ramazan GÜNTAY
ramazan.guntay@gmail.com
Yayın Tarihi: 2011-03-26 21:55:37