Düşün
Sana rağmen
senden dışarı
Sevgili dostum, bir süredir iç dünyamdan seslenemedim sana. Sana zaman zaman en çok İstanbul’un gecelerini daha çok sevdiğimi söylemişimdir. Yıllar yılı hep gece çalışınca böyle olmuştur belki, bilemiyorum…
Geçmiş yıllarda gece 02.30 veya 03.00 gibi işten çıkınca soluğu ya Sarayburnu’nda ki o zamanlar arabayla denizin kenarına kadar yaklaşabiliyordum, da Tarabya’da, ya da Bostancı sahilinde soluğu alırdım. O zamanlar bu sahiller daha da tenha olurdu ve geceyle ben baş başa kalırdım. Denizin kenarında bir yer bulur oturur, elime çayımı alır, sigaramı tellendirir, yıldızlara ve ay ışığına bakarak iç dünyamla baş başa kalırdım. Son yıllarda bu alışkanlığımı eskisi kadar sıklıkla yapamıyorum. Bazen gündüzleri uğruyorum ama gecenin verdiği keyfi göremiyorum. Kendinle baş başa olmak bir başka keyif…
EN BÜYÜK İBADET
Bunu Hac seyahatinde de yaşadım. Gitmeden önce hocalar, oralarda neler yapılacağını, nasıl ibadet edileceğini anlatırdı. Böyle bir toplantıda hoca bize, “Siz onu-bunu boş verin. Herkes bir şekil söyler. Yok Kabe’ye girerken şöyle yapın, yok şurada böyle namaz kılın derler. Bence hepsini boş verin ve gidin Kabe’ye, gidin Mescid-i Nebevi’ye, bir köşeye çekilin ve Yaradan’la sohbet edin. İç dünyanızı O’na açın. Bence en büyük ibadet budur” demişti.
Yani bundan da anlayacağımız gibi, insanın kendi iç dünyasıyla hesaplaşması, günlük yaşamımızı kolaylaştıracak en büyük nimettir. Bunları neden yazıyorum biliyor musun?!.. Geçenlerde Vildan Kürçay isimli arkadaşımın bir paylaşım sitesinde, muhterem arkadaşı Suzan Ağatoğlu’ndan alıntıladığı, tanıtımında okuduğum satırlar üzerine yazdım. Eminim sen de okuyunca kendinden bir şeyler bulacaksın. İşte o güzel satırlar:
‘GECENİN SUSMUŞLUĞU YOKTUR’
“Lâf-ü güzaftır, gecenin sessizliğinde diye başlayan her girizgâh. Asılsızdır çünkü, gecenin susmuşluğu yoktur... Duymak isteyene uğul uğul çağlar geceler… Hele bir de karşısına kendini alanlar için olabildiğince gürültülüdür.
Geceye verirsen kendini, bir martının kanat sesini, uzaktan geliyor da olsa artık ayırt edebildiğin siren sesini, binanın tüm giderlerinin sesini, sabah su verdiğin saksıdaki toprağın, suyu hala yudum yudum alışını duyduğun gibi en çok da içinin seslerini duyarsın…
Senden, birkaç sen daha doğurup, seni nasıl yargılayıp infaz ettiklerini duyarsın... Çokça kendini dinle, gün ışığında olduğundan daha farklı sesler işitirsin.
‘GECEYİ DİNLEMEYİ BİLESİN’
Senin için gecenin sessizliği diye başlayan her cümle lâf-ü güzaftır, ne ki geceyi dinlemeyi bilesin ve bunun için Midas’ın kulaklarına da ihtiyacın yoktur... Bunun için yalnızca bedeninden büyük bir yüreğe ihtiyacın vardır.
Ezcümle; gece sessiz ve kimsesiz değildir, gecede sen ve senin seslerin vardır. Bazen coşkulu, bazen hüzünlü. Çıplaktır gece, olduğu gibidir ve gecenin getirdiklerinin ışıkla parlayan, ışıyan renkleri yoktur, saf ve sade olduğu(n) gibidir... Ne eksik ne fazla…
Dilinin altında, yüreğinin içinde mevzilenen bütün sözcükler, bir de bakmışsın ansızın sızıverir, sana rağmen senden dışarı.”
İşte sevgili dostum, geceyi dinlemenin ve iç dünyana kulak vermenin önemini çok güzel anlatmış arkadaşım. Bu yazının her satırına, her kelimesine katılmamak mümkün değil…
Öyle değil mi?!..
Ramazan GÜNTAY
ramazan.guntay@gmail.com
Yayın Tarihi: 2011-03-20 15:32:19