Tanıdığım ilkbahar değilsin sen…
Sevgili dostum, son zamanlarda yine duygu dünyam dolu. Ne yapsam, ne etsem bir türlü boşaltamıyorum. Tam huzura erdiğimi düşündüğümde yaşanan bir olay yine yüreğimi sızlatıyor, gönlümü yaralıyor, beynimi yoruyor. Önümüzdeki yazılarda bazılarına yer vereceğim, beni yaralayan, yoran olaylara…
Bugün ve önümüzdeki birkaç hafta seninle bir şey paylaşmak istiyorum. Biliyorsun sanatçının en büyük gıdası seyircinin alkışı, yazı yazan bizlerin de okuyucularının ilgisidir. Yazılarıma yazılan yorumlar her zaman bana yol göstermiştir. Yanlışlarımı söyleyenlere de, beni övenlere de şükran borçluyum. Bir de yazılarımı okuyup özel mektuplar gönderenler var, onlara da teşekkür ediyorum. Yalnız bunların içlerinden biri çok ilgimi çekti.
Figen Güçlü adlı bir okurum yüreğinden geçenleri döktüğü satırları bana göndermişti. Uzunca bir zaman önce gelmişti bu yazılar. Ancak o zamanlar doğru dürüst okuyamamıştım. Aşağıda okuyacağın ilk mektubu okumuş ve bu kızımızın bunları bir kitap haline getirebilmesi için çaba harcadım. Ancak bunda başarılı olamadım.
Cesur ve güçlü bir kalem
Gel zaman git zaman, geçtiğimiz hafta arşivimi karıştırırken nerdeyse unuttuğum yazıları tekrar gördüm ve satır satır okudum. Ve Figen Güçlü’nün kaleminin gücünü gördüm. İnan ki, ben bunca yıldır yazdığım halde onun kadar cesur değilim ve duygularımı onun kadar güzel bir şekilde dile getiremiyorum. İşte Figen Güçlü’nün kaleminden duygu dünyası:
“Gecemin rengi mor. Sen lacivertliğini bölüşüyordun benimle... Rengimi kendime saklıyorum. Usul bir sevişmenin ardından, masumiyet çağıdır saçlarında yanan. Masumiyet en çok yüzüne yakışıyordu, seslenmemiş sözlerine en çok... Yüreğin kıvrılmış kollarıma; baharda patlayan tomurcuklar gibisin. Lacivert yataklarda kuruyor terin, düşmüş gardının yorgunluğuyla. Bir tavşan ürkekliğinde nefesin; şimdi bir kelebek değse uykuna, düşlerin dökülür, o kadar ürkek.
Ben yoktum hiçbirisinde
Sağrısında hayatımın kör yanım. Kirli ve karanlık caddelerden beslenmiş. Gümüş renkli canlar aldığım kör geceler. Tanıdığım ilkbahar değilsin sen; kaç baharın rüzgârına değdi bu ten. Hepsi varlığımdan eminken ben yoktum hiçbirisinde ve gülümseyen ve âşık ve tutkulu bir maskeyken yüzüm; ak döşekleri kirletiyordu bedenim. Karanlık anılar yaratıyordum sadece. Kaldırımlar hoyratı yanım, sokak lambalarının dibinde; yolumu gözlemekte.
Ah şu fikrime batan dikenler. İşte bu an seni sevdiğimi anladığım andır. Ölüm en çok masumlara yakışırken ben seni öldürmedim. Usul bir sevişmede öpüşlerini vurdum fikrimle; hissetmedin. Gülümse bana; karanlık fikrim aydınlansın ve gitme bu gece. Gidersen belki yenilirim kendime; öyle baştan çıkarıcı ki çıkmaz sokak yanım. Korkuyorum, ilk savaşım bu karanlığımla. Duygusuzluğu da barındıran bir his karmaşası bu. Korkuyorum gidersen; ihanet vuracak seni; mor hüzünlerin acısı düşecek payına ve ellerinde ağlayacak vicdanımın sesi. Lütfen gitme...
Bu dünyada birbirimizi aramıştık
Bir başlangıç noktamız vardı. Bir merhaba ile birbirine uzanan ellerimizdi bu
nokta. Tanışıklığımız ruhlarımızın bedensiz var olduğu o boyuta dayanıyordu ve biz o boyuttan bu boyuta geçerken birbirimizi kaybetmiştik. Bu dünyada merhabalaşana dek birbirimizi aramıştık hep. Bulduğumuzda ise geçen zamanların acısını çıkarırcasına yasamaya başladık. Geçmiş nerde kalmış, nerde bitmiş düşünmeden ve aşkı gocundurmadan yaşamayı isterken ben, hiçliğin acısını bıçak gibi sırtımda hissediyorum.
Zamanmış en çabuk eskiyen. Eskilerin hışmından doğan bir cellât suretinde gördüğüm; tüm yaşam damarlarımı kesen. Yüzümde patlayan gerçeğin tokadı ve sen beni hayattan kıskanıyorsun artik. Hınca hınç bir yasamken dışarısı; ben yaşamı senin gözlerinden izliyorum; senin görüp getirdiklerinden sadece. Ne lafım var artik söylenecek, ne de bana ait bir şeklim... Oysa yalnız sudur buluştuğu kabın formunu alan, kendi formunu bırakan. Çatkın kaşlarımın arasındaki yitirilmiş bir benliğin mutsuzluğu. Asla ihanet doğurmazdı hayata karışmam. Kalbim sende atıyorken, aklımla karışacaktım hayata ve ben artık bir hiç oldum bu oyunda.
Kalbim sereserpeyken sana…
Bu sevdanın affedilmezi, durmanın affedilmezi, hiçliğin affedilmezi...
Ve gidiyorum artık. Sensizlikten değil, bensizlikten gidişim. Kalbim sere serpeyken sana, aklım bilenik ve tüm aşkıma basıp afyonu, gidiyorum. İç duvarlarını çürüten bir ayazmaydım bu aşkta. Gidiyorum sadece çürüyen duvarlarımdan artanlar yanımda. Umutlarım artık duvar işçileri.
Zamansız ve mekânsız güldüğüm günler ki eleleydim o günlerle, şimdi durmayıp avuçlarımdan akıyorlar, tutamıyorum. Kum saati belinden kirildi ve bir kum tanesi ayrı düştü zamandan. Kalanlar yeni bir saatte yeniden başlayacak yarına. Yaşam yeniden biçimlenecek
hissettirmeden. Azalıyorum; fakirleşmek gibi, eksiliyorum.
Hayat hep eksiklikle şekillenecek
Armağan zamanlardı yitirdiğim, güneşli mevsim dehlizlerinde. Güneşten bunalan kaldırımlar çekilmişken uykuya, dehlizlerde buza kesilir dört yanım. Kulağıma düşen her söz mutluluk infilakçısı yüreğime. Zihnim darmadağın. Bugün ömrümün giyotinidir. Dünle yârini şah damarından
ayıran. Bir milattır. Kaderin gergefinde işlenmiştir her milat. Bir kavşaktır gergef; tüm nefesler birbirine karışır orda.
Kavşağa bir nefes daha karıştı bugün; geride tatlı anıları ve bir avuç toprak bırakarak. Bir ölüm daha değdi dilime ağulu bir ağıtla. Gergefte bir motif daha tamamlandı. Bu kaçıncı susan nefes ve eksilişim; hayat hep eksiklikle şekillenecek. Yarın asla dün gibi olmayacak; ölüm ki zamanın fay hattı, insan ikliminin beşinci mevsimi. Ve biliyorum ki, sevdiklerimle gecen her an armağan edilmiş zamandır ömrüme.”
Ramazan GÜNTAY/ www.hurriyetport.com
Yorum yazın
Yorumunuzun yanında gösterilir.
Gizli tutulacaktır.
Eğer bir siteniz varsa, buradan link verin.